Tomoceusz Katatiki vs Gyugyu, bu ünlü "Az ötödik pecsét" (The Fifth Seal) filminden gelen bir düşünce deneyidir.
Tomóceusz Katatiki mi olmak istersin, yoksa Gyugyu mu?
Düşünün ki, ölümden sonra yeniden doğma şansınız var ve iki seçenek sunuluyor size:
Bir tarafta Tomóceusz Katatiki var. Hayali bir ada olan 'Lucs-lucs' adasının mutlak hükümdarı. Zengin, güçlü, her şeye sahip. Köleleri, malı, mülkü, keyfi yerinde. İstediği her şeyi yapabiliyor. Kölelerine inanılmaz zulüm ediyor: onları dövüyor, işkence yapıyor, aşağılıyor, ailelerini parçalıyor, her türlü kötülüğü yapıyor. Ama dikkat edin — vicdanı tamamen rahat. Çünkü yaşadığı çağın ve adanın ahlakına göre bunlar 'normal', hatta 'haklı'. Hiç pişmanlık duymuyor, uykusu rahat, hayatından son derece memnun. Kötülüğü yapıyor ama bunun farkında bile değil, çünkü kendi dünyasında 'iyi adam' olarak görülüyor.
Diğer tarafta ise Gyugyu var. Tamamen masum bir köle. Tomóceusz'un zulmüne maruz kalan, sürekli dayak yiyen, işkence gören, dili kesilen, gözü oyulan, karısı ve çocuğu öldürülen, her gün aşağılanan, ezilen, acı çeken biri. Hayat boyu sadece acı ve sefalet içinde yaşıyor. Ama vicdanı tertemiz. Çünkü kötülüğü yapan kendisi değil; sadece çekiyor. Kendini 'ahlaken üstün' hissediyor, çünkü en azından masum kalıyor. Acı çekse de, ruhu kirlenmiyor.
Şimdi soru şu:
Öldün ve yeniden doğacaksan, hangisi olmayı seçerdin?
Tomóceusz Katatiki gibi güçlü, zengin, vicdansız ama mutlu bir zalim mi?
Yoksa Gyugyu gibi ezilen, acı çeken ama vicdanı temiz, masum bir kurban mı?
Bu soru, 1944'te, II. Dünya Savaşı'nın en karanlık günlerinde, Budapeşte'de bir meyhanede dört arkadaş arasında geçiyor. Nyilas (okçular, Macar faşistleri) dönemi... Herkesin hayatı tehlike altında. Saatçi Gyurica bu soruyu ortaya atıyor ve tartışma başlıyor. Hikayenin devamında bu dört adam (saatçi, kitapçı, marangoz ve meyhaneci) kendi aralarında tartışıyor. Çoğu başta 'Ben Gyugyu olurum' diyor, çünkü kimse kendini zalim olarak görmek istemiyor. Ama gece evlerine gidince içleri rahat etmiyor.
Bazıları uykusuz kalıyor ve sabah 'Aslında Tomóceusz olmak daha iyi' diye düşünüyor — çünkü en azından acı çeken değil, keyif süren taraf olmak istiyor. Sonra gerçek hayat devreye giriyor. O masum sandıkları sohbetin ertesi günü, bir hadi sakat, travmalı bir fotoğrafçı (Keszei) masalarına geliyor. Adam fanatik, hassas ve biraz da yaralı bir tip. Sohbet sırasında onu küçümsüyorlar, alay ediyorlar. Adam da gidip onları ihbar ediyor.
Ve birden bire o dört adam, hayatta kalma mücadelesinde gerçek bir seçime zorlanıyor: Ya zalimlerle işbirliği yapıp 'Tomóceusz' gibi davranacaklar, ya da onurlu ama acı çeken 'Gyugyu' gibi kalacaklar. Film ve roman burada gösteriyor ki: Teoride herkes 'temiz vicdanlı Gyugyu' olmak ister. Ama gerçek hayatta, tehlike anında, güç ve hayatta kalma söz konusu olduğunda çoğu insan farkında olmadan Tomóceusz tarafına kayabiliyor.
Ya da tam tersi: Kendini zalim sananlar bile kritik anda masum kurban olabiliyor. Bu hikaye aslında şunu soruyor bize:
Gerçek ahlak nedir? Güçlü olup vicdansız mı yaşamak, yoksa zayıf olup temiz kalmak mı?
Vicdanın rahat olması her zaman mutluluk getirir mi?
Yoksa bazen 'kötü' olmak, ama keyifli yaşamak mı daha cazip?
Hangisini tercih ederdiniz? Neden?
Tomóceusz Katatiki mi olmak istersin, yoksa Gyugyu mu?
Düşünün ki, ölümden sonra yeniden doğma şansınız var ve iki seçenek sunuluyor size:
Bir tarafta Tomóceusz Katatiki var. Hayali bir ada olan 'Lucs-lucs' adasının mutlak hükümdarı. Zengin, güçlü, her şeye sahip. Köleleri, malı, mülkü, keyfi yerinde. İstediği her şeyi yapabiliyor. Kölelerine inanılmaz zulüm ediyor: onları dövüyor, işkence yapıyor, aşağılıyor, ailelerini parçalıyor, her türlü kötülüğü yapıyor. Ama dikkat edin — vicdanı tamamen rahat. Çünkü yaşadığı çağın ve adanın ahlakına göre bunlar 'normal', hatta 'haklı'. Hiç pişmanlık duymuyor, uykusu rahat, hayatından son derece memnun. Kötülüğü yapıyor ama bunun farkında bile değil, çünkü kendi dünyasında 'iyi adam' olarak görülüyor.
Diğer tarafta ise Gyugyu var. Tamamen masum bir köle. Tomóceusz'un zulmüne maruz kalan, sürekli dayak yiyen, işkence gören, dili kesilen, gözü oyulan, karısı ve çocuğu öldürülen, her gün aşağılanan, ezilen, acı çeken biri. Hayat boyu sadece acı ve sefalet içinde yaşıyor. Ama vicdanı tertemiz. Çünkü kötülüğü yapan kendisi değil; sadece çekiyor. Kendini 'ahlaken üstün' hissediyor, çünkü en azından masum kalıyor. Acı çekse de, ruhu kirlenmiyor.
Şimdi soru şu:
Öldün ve yeniden doğacaksan, hangisi olmayı seçerdin?
Tomóceusz Katatiki gibi güçlü, zengin, vicdansız ama mutlu bir zalim mi?
Yoksa Gyugyu gibi ezilen, acı çeken ama vicdanı temiz, masum bir kurban mı?
Filmin Hikayesi
Bu soru, 1944'te, II. Dünya Savaşı'nın en karanlık günlerinde, Budapeşte'de bir meyhanede dört arkadaş arasında geçiyor. Nyilas (okçular, Macar faşistleri) dönemi... Herkesin hayatı tehlike altında. Saatçi Gyurica bu soruyu ortaya atıyor ve tartışma başlıyor. Hikayenin devamında bu dört adam (saatçi, kitapçı, marangoz ve meyhaneci) kendi aralarında tartışıyor. Çoğu başta 'Ben Gyugyu olurum' diyor, çünkü kimse kendini zalim olarak görmek istemiyor. Ama gece evlerine gidince içleri rahat etmiyor.
Bazıları uykusuz kalıyor ve sabah 'Aslında Tomóceusz olmak daha iyi' diye düşünüyor — çünkü en azından acı çeken değil, keyif süren taraf olmak istiyor. Sonra gerçek hayat devreye giriyor. O masum sandıkları sohbetin ertesi günü, bir hadi sakat, travmalı bir fotoğrafçı (Keszei) masalarına geliyor. Adam fanatik, hassas ve biraz da yaralı bir tip. Sohbet sırasında onu küçümsüyorlar, alay ediyorlar. Adam da gidip onları ihbar ediyor.
Ve birden bire o dört adam, hayatta kalma mücadelesinde gerçek bir seçime zorlanıyor: Ya zalimlerle işbirliği yapıp 'Tomóceusz' gibi davranacaklar, ya da onurlu ama acı çeken 'Gyugyu' gibi kalacaklar. Film ve roman burada gösteriyor ki: Teoride herkes 'temiz vicdanlı Gyugyu' olmak ister. Ama gerçek hayatta, tehlike anında, güç ve hayatta kalma söz konusu olduğunda çoğu insan farkında olmadan Tomóceusz tarafına kayabiliyor.
Ya da tam tersi: Kendini zalim sananlar bile kritik anda masum kurban olabiliyor. Bu hikaye aslında şunu soruyor bize:
Gerçek ahlak nedir? Güçlü olup vicdansız mı yaşamak, yoksa zayıf olup temiz kalmak mı?
Vicdanın rahat olması her zaman mutluluk getirir mi?
Yoksa bazen 'kötü' olmak, ama keyifli yaşamak mı daha cazip?
Hangisini tercih ederdiniz? Neden?


