Korsanfan.Com - One Piece Türkiye
Korsanfan.Com - One Piece Türkiye
Uyarıyı kapat
Sayın ziyaretçi, Korsan Fan'a hoş geldiniz. Forumumuzdaki konulara yorum yazmak, muhabbetlere katılmak ve forumumuza paylaşımlarınızla katkıda bulunmak için "Şimdi üye ol!" butonuna tıklayarak kayıt olunuz. Üyelik ile ilgili soru ve sorunlarınız için "Facebook" sayfamızdan bizlere ulaşabilirsiniz.

[Tanıtım] (Sokrates Eklendi)Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi

'Korsanfan Genel' forumunda Sogotoh tarafından 27 Oca 2017 tarihinde açılan konu

?

Hangi antik kentte yaşamak isterdiniz, Atina mı Sparta mı?

Bu anket 11 Şub 2017 tarihinde kapatılmış.
  1. Atina

    4 oy
    57.1%
  2. Sparta

    3 oy
    42.9%
  1. Sogotoh Gevşek Karakter Sevenler Lobisinden

    Sogotoh (Gevşek Karakter Sevenler Lobisinden)
    Mesaj Sayısı 1,804
    Üyelik Tarihi20 Oca 2016
    Konuda kronolojik olarak Batı'da siyasal düşünceler tarihi anlatılacaktır. Sizleri sıkmamak için kısa yazılar halinde paylaşım yapılacaktır ve fazla yer kaplamaması için yazılar spoiler içine alınacaktır. Şimdiden zevkli okumalar. Bilgiler, editörlüğünü Mehmet Ali AĞAOĞULLARI'nın yaptığı "Sokrate'ten Jakobenlere Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi"nden alınmıştır.

    Başlık altında siyasi tartışmaya gimremeniz rica olunur.

    Antik Yunan


    POLİS KAVRAMI

    Siyasal düşünce tarihi içinde yapılacak küçük bir gezinti, bu tarihin en büyülü ögelerinin başında polis kavramının geldiğini gösterir. Polisi izleyen ikinci kavram ise kuşkusuz demokrasi kavramı olacaktır. Adeta görünmez bir el "anlaşılmaz bir biçimde" siyasal düşüncenin başlangıç noktasına polisi yerleştirivermiştir. Ama aynı ölçüde anlaşılmaz olan ise, en başa yerleşen bu kavram üzerinde herhangi bir uzlaşmanın bulunmamasıdır.

    Polis sözcüğü "polise ait işler, güçler v." anlamında politika sözcüğüne analık eden sözcüktür. Ancak sözcük farklı dillerde, farklı biçimlerde karşılanmıştır. En az polis kavramı kadar yaygın ve polisi karşılayan bir diğer sözcük Latince site terimidir. Türkçe'de ise polis, sıklıkla şehir devleti ya da kent devleti olarak karşılanır. Ancak şehir ile kent terimleri bire bir örtüşen terimler değildir; yani biri diğerinin (kent, şehir teriminin) tam karşılığı sayılamaz. Şehir, bir başka sözcükle, medine ile ilişkilidir; yani uygarlıkla(medeniyet). Uygarlık ise en azından siyasal olarak insanlık tarihinde yöneten-yönetilen ayrımının belirdiği aşamanın sonrasına işaret eder. Şehir, siyasal, toplumsal ve ekonomik bir birimken, kent daha çok ve öncelikle mekansal ve sosyo-ekonomik ilişkilerin özel bir birleşimidir ve tarihi de insanlık tarihi kadar eskidir; yani kentlerden söz edebilmek için uygarlıktan ya da özel olarak siyasetten söz etmeye gerek yoktur; şehrin tersine. Bu durumda polis karşılığı olarak kent devletini kullanmak daha doğru sayılabilir.

    Bu kullanımda da sorun, Antik Yunan dünyası dışında da kent devletlerinin varlığıdır. Oysa polis, Antik Yunan dünyasının özgül bir deyimidir. O halde, en doğrusu polis terimine karşılık aramaksızın olduğu gibi kullanmaktır.

    Polis terimi, içeriği nasıl biçimlenirse biçimlensin ve kavramsal olarak nasıl farklı biçimlerde ele alınmış olursa olsun, bir siyasal birimdir ve teriminde kavramında başat özelliği buna ilişkindir.
    POLİSİN DOĞUŞU-1

    İÖ XII. yüzyıl, bir Hint-Avrupa topluluğu olan Dorların Balkan yarımadasının kuzey-batısından başlayarak güneye doğru inmelerine tanıklık eder. Dorların yöneldiği bölge, merkezi şehri Mykene olduğu için bu adla anılan uygarlığı kurmuş olan bir diğer Hint-Avrupa topluluğu olan Akhalara aittir. Dorlar, Akhalara göre daha az uygarlaşmış, yarı-göçebe, kendi içinde daha az farklılaşmış, daha eşitlikçi ve kollektif hareket etme yeteneği daha yüksek olan daha savaşçı bir topluluktur.

    Dorların, Akhalara karşı bir diğer üstünlüğü, Akhalar savaş teknolojisinde daha çok tunç kullanırken, demir silahlara sahip olmalarıdır. Dor kabilelerinin eli silah tutabilen bütün üyelerinin silahlanma olanağı ve dayanışmacı toplumsal biçimleri, akınların başarısını güvence altına almış ve Akha uygarlığı Dor akınlarıyla tarihe gömülmüştür.

    Dorların Mykene uygarlığını yıkması, kendi aralarında ne kadar eşitlikçi ve dayanışmacı gözükürlerse gözüksünler, eşitsizlikçi bir yapılanmanın ortadan kaldırılması anlamına gelmemiştir. Dorlar yayıldıkları topraklarda kendi iç yapılarını olabildiğince korumaya çalışırken, bu topraklarda yaşayan diğer toplulukları "toprağa bağlı köleler" haline getirerek ilerlemişlerdir. Bunun en tipik örneği Sparta kentidir.

    İÖ VIII. ve VII. yüzyıllar polisin hızla şekillendiği yıllardır. Temel ekonomi elbette tarım ekonomisidir. Topraklar, topluluğun ortak malı olarak çeşitli biçimlerde, topluluk üyelerine, şöyle ya da böyle eşit bir biçimde paylaştırılıyordu. Ancak bu yüzyıldan itibaren ticaretin ve para ekonomisinin canlanmaya başlamasıyla, kabile esasıyla örgütlenmiş küçük topluluklarda şefler ve benzeri ayrıcalıklı işlevler/görevler üstlenmiş olanlar, kendilerinin aristokratik, soylu bir sınıf olarak örgütlemeyi ve yavaş yavaş toprakları kişisel mülkleri haline getirmeyi başardılar.
    POLİSİN DOĞUŞU-2

    Köylerde topraklarını kaybedenler kaçınılmaz olarak pazar yakınlarına aktı ve pazar merkez olmak üzere, giderek buralarda köylerden farklı olarak kentsel alanlar belirmeye başladı. Homeros'un destanlarında topraklarını yitiren ve soylu sınıfa hizmet etmekten başka şansı olmayan bu kesimin yani theteslerin hikayelerine yer verilir.

    Tarım ekonomisi pazara bağlı oldukça, köyler giderek pazarın merkezine bağımlı hale gelirler ve bu da merkezi daha da geliştirir. Bu yeni merkez giderek çevresiyle birlikte polis adını alacaktır.
    Bu dönemde, kabileler arasındaki savaşlar nedeniyle, kölelik var olmakla birlikte, henüz hayati fonksiyonlar üstlenmiş değildir. Kölelik, paradoksal olarak bir biçimde Yunan polislerinde demokrasinin gelişimiyle daha çok önem kazanacaktır.

    Pazar merkezli olarak tarih sahnesine çıkan polisler bir ya da birkaç kent ile bunlara bağlı kırsal alanları içeriyordu. Polisin içindeki kentsel alanlar gelişkin seviyelerine göre farklılaşıyordu. Örneğin gelişkin bir polis, bir pazar ve her tür malla birlikte, her tür sözün de alışveriş meydanı olan agoraya, bir eğitim merkezi olan gymnasiona, yine bir başka eğitim merkezi olarak düşünülebilecek tiyatroya sahipti. Ancak bunun tersine, örneğin Yunan dünyasının en önemli polislerinden olan Sparta, dağınık bir köy gruplanmasından başka bir şey değildi.
    Polisin Doğuşu-3

    [​IMG][​IMG]
    , başlangıçta kabile bağlarıyla birbirine bağlı köylerde kabile üyelerinin bir araya gelerek karar verdikleri köy meydanının adıydı. Bir anlamda siyasal enerjinin dolaşıma çıktığı yerdi. Daha sonra çarşı, pazar anlamını da yüklenecek olan agora polislerde aynı işlevi sürdürüyor gözüksede bu kes dolaşıma çıkan siyasal enerji eşitsizlikle maluldür ve eşitsizliği yeniden üretmektedir; bütün eşitlikçi katılımcılığına karşın. Buna ilişkin bir diğer örnek akhron sözcüğüdür. Başlangıçta kabile şeflerini niteleyen akhron, kabile şeflerinin kendimerini aristokrasi olarak örgütlemeyi başarmaları ve yönetim işini teklleştirmeleriyle giderek poliste üst düzey yöneticileri nitelemek için kullanılmaya başlanacaktır. Aynı şekilde demokrasinin evrimiyle, artık bu yöneticilikler aristokrasi dışındaki kesimlere açılsa da terim aynı biçiminde kullanılmaya devam edecektir.

    Kuşkusuz polisin kabilesel kökenlerini kavramak bakımından en öğretici örneklerin başında prytaneion örneği gelir.
    [​IMG]
    , ocağında kutsal ateşin ürekli yandığı şehir ya da devlet konağı, daha özel olarak siyasall konaktı. Aristoteles, Solon öncesi dönemde bütün akhronların burada oturduğunu belirtir. Yeni bir koloni, yani yeni bir polis kurulacak olduğunda, göç eden kişiler, yanlarına bu ateşten alır ve gittikleri yerde öncelille bu ateşle yeni bir ateş ya da ocak yakar burayı işaretler ve yani bir polisin inşasına girişirlerdi. O ateş ya da ocak yakılmadan önce orası, henüz bir polis kurulmadığı için, bir kaos dünyası iken, ateşle birlikte orası, kendiliğinden tanrısal ve içkin bir düzenliliğe çevrilerek bir kozmosa, yani düzenlenmiş, kaotik olmaktan çıkmış bir alana dönüşürdü.
    Polisin Doğuşu-4

    Kutsal alanın bir tür kurucu rol üstlendiği gözetildiğinde polisi anlamlandırabilmek ve kuruluşunu açıklayabilmek için, kültlerin merkezileşme gereksinimini de çözümlemeye katmak gerektiği, kültlerin topluluğun üstünde ve dışında merkezi bir yer edindikçe, bu merkezileşme gereksinimle birlikte polislerin şekillenmeye başlamış olabileceği ihtimali yabana atılamaz.

    Bu ihtimali güçlendiren olguların basında Yunan polislerini kuşatan
    [​IMG]
    dininin Homerik Çağ'da şekillenmeye başlaması, yani yeni bir kutsallığın tezahür etmeye başlaması gelmektesir. Homeros'un anlattığı düzen kabilsel bir düzendi. Bu düzende en önemli şeylerin başında gelen dini anlayış ya da kutsallık algısı, atalar kültü ve buna bağlı olarak ocak tapımıydı. Her evin ocağı kutsaldı. Ama evlerin ocağı kutsal kalmakla birlikte, giderek her evin üstünde kutsallığı merkezileştiren bir ocak, prytaneion belirecektir.

    Tanrıların insan biçimliliğine dikkat edirse kabilesel dünyanın çözülüş sürecinde tanrıların bir yandan kabilesel bir biçimde resmedilirken, aynı anda aristokratik bir biçimde tasarlandıkları, kendi aralarındaki hiyerarşik dizilişleri ve kavgaları, bir aristokrat topluluk gibi tümüyle aylak bir hayat sürmeleri tam bu geçiş dönemini işaretlemek üzere göze çarpmaktadır.

    Polisin kökeni nasıl açıklanırsa açıklansın, her zaman açıklanmaya muhtaç kalan ve her açıklama girişimini, açıklamaya çalışanla sınırlı ya da koşullu bir girişime dönüstüren temel sorun alanı polisin özgül bir deneyim oluşudur.
    Sparta-1

    [​IMG]
    , özellikle polisin kabilesel kökenlerini ve bu kabilesel eşitlikçi unsurların nasıl kaskatı bir eşitsizliğe evrildiğini anlam bakımından son derece önemli bir örnektir.

    Peloponnesos yarımadasının güneyinde dört ya da beş küçük Yunan köyünden oluşan bir topluluktur. Yerleştikleri ova ve polisin genel adı yüzünden Spartalılar, Lakedamionlular olarak da anılırlar.

    Sparta'nın kurulduğu Lakonia bölgesi diğer çoğu polisin tersine, verimli tarım topraklarıyla öne çıkan, çevresinde liman olarak kullanılabilecek elverişli kıyılar hulunmadığından denizle ilişkisi son derece az ve bu nedenle tarım ekonomisine dayalı hir düzene sahip bir bölgedir. Sparta toplumunun çekirdeğini oluşturan Dor kabileleri İÖ XI. yüyılın sonlarından itibaren Lakonia'ya yerleşmeye başladılar. Bu kabileler yayıldıkları toprakları, kendi kabile düzenleri gereği ortak mülk ilan ettiler. Ancak Sparta'ya asıl niteliğini kazandıran şey bu kabilelerin toprakla beraber, üzerinde yaşayan insan gücünü de ortak mülk saymaları ve toprağa bağlı olarak köleleştirmeleridir. Bu kesimlerin özgün adı helottur. Ortak mülk olan toprak, üzerindeki helotlarla birlikte, kabiledeki aile sayısına göre dağıtılmıştır. Dağıtıma konu olan bu toprak paylarına klerio denilmektedir ve toprağın başlangıçta on bin aileye dağıtıldığı sanılmaktadır.

    Sparta'nın siyasal örgütlenmesinin temelinde söylenceler yer alıyordu. En olgun zamanindaki siyasal örgütlenme,Delpoi kahininin söylencesel yasa koyucu Lykurgos'a söylediğine inanılan rhetraya göre düzenlenmişti. Spartanın çekirdeğini üç kabile oluşturmaktaydı. Anlaşılan o ki yayılma ve iç içe geçme sürecinde üçüncü labile şefliği her nasılsa oetadan kalkmı, geriye kalan iki kabule şefi iki kral olarak anılmıştır. Bu yüzden Sparta'da polisin başında hep iki kral (aghagetes) olmuştur. Bunların saygınlıkları tam, yetkileri noksandı. Barış zamanında yalnızca uyuşmazlıkları çözmek, Yaşlılar Meclisi'nin (
    [​IMG]
    ) toplantılarına katılmak, dini işleri yerine getirmek gibi işlevler üstleniyorlardı. Savaş zamanları ise ordunun komutanı durumundaydılar ve Sparta dışına çıkıldığında sınırsız yetkiye sahiptiler.


    Gerousia iki arhagetes dışında, altmış yaşını bitirmiş 30 gerontesten (yaşlıdan) oluşuyordu. Gerousia düzenli olarak toplanırdı ve yasa tasarıları hazırlamak bu meclisin göreviydi. Hazırlanan bu tasarıların onay mercii ise Apella'ydı (halk meclisi). Apella, 30 yaşını doldurmuş sprtiatlardan iluşuyordu; önüne gelen teklifleri tartışma hakkı olmaksızın, yalnızca reddetme ya da onaylama hakkına sahipti.
    Sparta-2

    Bu üç siyasal kurumun( Arghagetes, Gerousia, Apella) dışında Sparta'nın beş köyünün her birinin bir ephorosu(devlet denetçisi) vardı. Asli görevleri helotları gözetlemek ve yönetmek, ayaklanmalarını denetlemek, bastırmak olsa da giderek yetki alanları genişleyen ephoroslar, en önemli siyasal aktörler olarak ortaya çıkacaklardır.

    Sparta üç toplumsal katmandan oluşmaktadır:
    [​IMG]
    , perioikoslar ve helotlar. Her bir spartiat ailesi bir klerosa sahip olmakla birlikte, sahip olduğu topraklarda değil,Sparta'da, yani karargah yerlişiminde otururdu. Kleros sahibi spartiat aslında mülk sahibi değildi. Yani, ne toprağı, ne de üstündeki canları alıp satamazdı. Topraktan kovamazdı. Spartiat tasarruf hakkını elinde tuttuğu toprakta ya da başka bir işte çalışmazdı. Kleros sayesinde yaşamlarını sürdürdür ve bunun karşılığında tek işi askerlik olurdu.

    Periokoslar(çevredekiler), yıkılan Mykene uygarlığından kalan Akhalardı ve bunlar sparta karargahına görece uzak yerleşimlerde yaşıyorlardı. Toprak ve taşınır mallara sahip olabiliyorlar ama bunun karşılığında Spata'ya haraç veriyorlardı. Periokoslardan askerlik hizmetinde de yararlanılırdı ama temas etmeme yasağı gereği, kesinlikle spartiatlarla aynı birliklerde örgütlenemezlerdi (aynı şekilde evlenemezlerdi).

    Helotları toprağa bağlı kılınmış bir grup oluşturuyordu. Kleroslarda çalışıyorlar ve hem kleros sahibi olan aileyi, hen kendi ailelerine bakıyorlardı. Tahminen elde edilen ürünün yüzde altmış kleros sahibine gitmekteydi. Ayrıca helotlar savaş zamanları hizmetkar olarak kleris sahibine eşlik ediyirlardı.

    Her bir spartiatın lüks tüketim ve zenginlik arzusundan uzak, kensdisini topluluğun çıkarlarına adayan, ortak yaşayan ortak savaşan ve neredeyse ortak ölen biri haline gelebilmesi elbette eğitimle mümkündü. (Platon bu eğitim sisteminden oldukça etkilenmiştir. İleride Plato'nu paylaşırken fark edilecektir zaten.) Programa dayanamayacak özelliklere sahip çocuklar ve özürlüler daha baştan ölüme terk ediliyordu. Her erkek çocuk altı ya da yedi yaşına kadar ailesine aitti ama bu yaştan itibaren polisindi. Yedi yaşına gelen çocuk, birlikte yaşayacağı ve yirmi yaşına kadar eğitim göreceği bi akranlar grubuna alınırdı.

    [​IMG] [​IMG]
    konusunda Spata oldukça eşitlikçi bir görünüm çizer. Kız ve erkek çocuklar arasında eğitim açısından herhangi bir fark gözetilmez. Kızların eğitimi de esasta bedensel ağırlıklıdır ve onlar da diğerleri gibi, çıplak ya da yarı çıplak sert bir eğitim sürecine tabi tutulurlardı. Kız çocuklarının eğitiminin asıl amacı, Sparta'ya layık gürbüz erkek çocuklar doğurabilmeleri için bedenlerinin güçlendirilmesidir. Eğitimin bir diğer kısmıda krypteia denilen bir tür komando eğitimidir.

    Platon dahi kimi Yunan düşünürlerine esin kaynağı olan, ütopyacı özlemlerin en önemli örneklerinden biri kabul edilen Sparta tozlu raflarda yerini alırken Atina, tersine, hiç dinmeyen iç karşıklıklarıyla o rafa hiç kaldırılmayacak, sürekli sayfaları açıp karıştırılan bir kitap olarak kendini geleceğe bırakmayı garanti altına alacaktır.
    [​IMG]
    Sparta'nın içine kapalı, askeri disiplin ve tarım ekonomisine dayalı durgun bir düzeni vardı. Atina'nın ise ticarete dayalı ekonomisi, bitip tükenmek bilmeyen iç çalkantıları, gelişmiş kültür ve sanat hayatıyla son derece şenlikli bir görüntüsü vardı.

    Atina polisinin kurulduğu Attika yarımadası, tarım alanları olsun, su kaynakları olsun bitki örtüsü olsun verimsiz bir bölgeydi. Ne kadar denize 7 km kadar içeride kurulmuş olsa da, doğal koşullar adeta kenti denize ve ticarete mahkum etmişti.

    Polisin özgür nüfusu dört ana kısıma ayrılmıştı. Eupatrides(iyi doğmuşlar, soylular)
    [​IMG]
    , geomores(küçük çiftçiler)
    [​IMG]
    ve demiurgos(zanaatkarlar)
    [​IMG]
    ile thetesler. Birde Atina'da yaşayan, çoğu zanaatkarlık ve ticaretle uğraşan metoikoslar(yabancılar) vardı. Bunlar köle değildi ama yurttaşlık hakları da yoktu. Son olarak elbette köleler vardı.

    Atina çoğu poliste olduğu gibi VIII. ve VII. yüzyıllarda krallığı tasfiye etmişti. Bunun yerine soyluların içinden seçilen ve siyaseti tümüyle tekelleştiren dokuz akhron getirmişti. başlangıçta akhronluk on yıllığınayadı, ama sonra bunu bir yıla düşürdüler.Görev süresi bitenler, Areopagus[bir tür yaşlılar meclisi] üyesi oluyordu. Bu Areopagus yasama ile ilgili en üst kuruldu. Fakat siyasetteki bu tekelleşmeye karşın Atina, iktisadi ve kültürel bir çekim merkezi haline geldikçe, bu hukuk sisteminin yetersizliği açığa çıkacaktır.

    Nitekim Kylon bir baskınla akropolisi ele geçirecek, ancak halk destek vermediğinden başarısız olacaktır ve bu ayaklanma kanla bastırılacaktır. Bu ayaklanmadan sonra soylular mesajı aldılar ve daha katı uygulamalar gerektiğini fark ettiler. Bunun için de Akhron Drakon İÖ 621'de bir yasa hazırlamakla görevlendirildi.

    Drakon Yasaları katılığıyla ünlüdür (adam en küçük hırsızlığa İDAM,İDAM,İDAAAM getirmiş.) ve esasında kabile hukukunun yazıya geçirilmiş bir derlemesinden başka bir şey değildir. Atina'lı hatip Demades, Drakon Yasaları'nın kanla yazılmış olduğunu söylemiştir. Ancak Drakon Yasaları Atina'da hoşnutsuzluğu daha da artırdı ve ayaklanmalar birbirini izledi. Bunun üzerine Antik Yunan'ın yedi bilgesinden biri sayılan Solon, İÖ 594'te yasa yapıcı olarak görevlendirildi.

    Solon'un ilk icraatı, toplumsal ve siyasal krizlerin en önemli kaynağı olan borç köleliğini kaldırmak oldu. İkinci hamlesi yurttaşların tabii olduğu vergi dilimlerini ve buna bağlı olarak siyasal hakları yeniden düzenlemek oldu. Yurttaşlar belli bir vergi dilimine göre tasnif ediliyorlar ve buna göre çeşitli haklara sahip oluyorlardı.

    Yurttaşların ilk dilimi en üste servet grubuydu, akhron olmak ve elbette buradan da Areopagus'a gitme hakkı yalnızca bu sınıfa aitti.İkinci servet dilimi, orduya atlarıyla katılma ayrıcalığına, aslında imkanına sahip olan hippeisti(atlılar)
    [​IMG]
    Üçüncü kesim ise zeugitesti(yani öküz gibi koşum hayvanına sahip olanlar.) bunlar solon zamanında kurulan Bule(400'ler meclisi) ve jüri sistemiyle işleyen Heliaialara (bir tür halk meclisi)
    [​IMG]
    seçilebiliyorlardı. Son sınıf ise gariban köylülerden oluşan thetselerdi. Bunlar da yalnızca Bule ve halk meclislerine girebilir ve başka siyasi görev üztlenemezdi. Siyasi hak sahibi yurttaş olarak Atinalıların en temel görevi, polis tehditle karşılaştığında bu tehdidi savuşturmaktı.
    Solon'un ardından Atina üç dört ayrı partiye bölünmüştü. İlk grup eupatridesler, verimli ova topraklarını ellerinde bulunduruyorlardı. İkici grup paralialılar, deniz bölgesinin tüccar ve zanaatkarlarını temsil ediyordu Üçüncü grup gariban dağlılar(diakrialılar), theteslerdi. Bu grubun başında da soylu olmasına rağmen soyuyla bağını koparmış Peisistratos vardı. Çatışmadan bu grup zaferle ayrılacak, İÖ 560 yılında Peisistratos iktidarı ele geçirecek, demokrat güçler adına tiran olarak Atina'yı İÖ 527'deki ölümüne kadar yönetecektir. Bu dönem adeta Atina'nın altın çağıdır. Ancak Peisistratos'un ardından oğulları aynı başarıyı gösteremeyince, Sparta'nın da desteğiyle Atina'da aristokrasi, oligarşiyi yeniden innşa etmeyi başaracaktır. İÖ 508-507 yılına değin sürekli iç karışıklıklarla yaşayan Atina nihayet, akhron olarak seçilen Kleisthenes'in reformlarıyla yeniden demokratikleşecektir.

    Kleisthenes, öncelikle Solon'un zayıflattığı kabile bağlarını siyasal olarak, neredeyse işlevsiz bıraktı ve yurttaşları deme, yer, mahal bağlarına göre yeniden örgütledi. Her bir deme, Attika'nın bir iki mahallesi ya da köyünün birleşiminden oluşan birimlerdir. Bu birimler kendi meclisler, kendi memurları, hatta kendi bayramları olacak biçimde özerk hale getirildi.

    Fakat Atina'yı artık sınırda Persler beklemekteydi ve Perslerin Antik Yunan' il seferi İÖ 492 yazında yazında yapıldı. Çeşitli aralıklarla ve çarpışmalarla süren savaş, 480'de doruğa çıktı. Bunun üzerine polisler birleşmek zorunda kaldılar ve Atina önderliğinde Antik-Delos Deniz Birliği
    [​IMG]
    kuruldu. Sonunda Persler yenildi ve İÖ 449 yılında Kallias Barışı'yla savaş bitti. Bu savaşlar bu gün bile en uzun mesafe koşusu olan maraton koşusu sayesinde canlı bir biçimde hatırlanmaktadır.

    [​IMG] İlk kez 1896 Atina Olimpiyatlar'ında 41.845 metrelik güzergahta koşulan maraton koşusu, adını İÖ 490'da Atina'ya kırk kilometrelik bir mesafede bulunan Maraton Ovası'nda gerçekleşen Pers-Atina savaşından alır. Bu savaşta Atina, daha zayıf bir askeri güce sahip olmasına rağmen Pers ordusunu ağır bir yenilgiye uğratıt. Söylenceye göre, ordunun zafer haberini Atina'ya Atinalı Pheidippides ya da Ariston adıyla bilinen bir asker, kırk kilometre koşarak ulaştırır. Bu gün atletizmin bir dalı olan maraton koşusu bu olaya atıf yapmaktadır.[​IMG]

    Atina'nın Yunan dünyasındaki öneminin artışıyla ekonomisi de canlanacak, kölecilik alıp başını gidecektir. İÖ 312'de yapıldığı belirtilen nüfus sayımında, Attika nüfusu şöyle dağılmaktadır: 21.000 yurttaş, 10.000 metoikos, 400.000 köle.

    Pers savaşlarından sonra Atina'da iki önemli gücün savaşı başlar. Bir yanda daha çok tarım ekonomisi içinde yer alan toprak sahipleri; diğer yanda daha çok ticaret ve denizcilikle uğraşan kesimlerle emekçiler.(Feodal lordlar ile burjuvalar arasındaki çekişmeye bayağı benziyor.:bilmem:) Bunların oluşturduğu demokratlar isonomia ve isegorianın peşindeydi. İsonomia yasalar nezdinde, yurttaşlık haklarında eşitlik talebini gündeme getiriyordu. İsegoria, yani konuşmada eşitlik ya da ifade özgürlüğü ise daha doğrudan siyasal hak taleplerini içeriyordu. İÖ 444-429 yılları demokratların Peikles'le tek başına iktidar dönemidir.

    Perikles döneminde demokrasi doruk noktasına ulaştı. Pers Savaşları'nın ardından arka arkaya gerçekleştirilen reformlarla bütün yurttaşların siyasal haklara tam anlamıyla eşit bir biçimde sahip olmalarına olanak tanındı. Devlet görevleri herkese açıldı. Örneğin theteslerin akhron olabilmeleri kabul edildi. Uzmanlık gerektirenler(askeri komutanlar gibi) dışındaki tüm devlet memurları seçim yerine kura ile atandı. Perikles, bu düzenlemelere ek olarak tüm yurttaşlara, bir yasa tasarısına karşı anayasaya aykırılık gerekçesiyle dava açma yetkisi tanıdı.(İÖ ama rüya gibi:utaniyorum:)

    Herkesin eşit olarak siyasal iktidara katılması (isokratia), ilke olarak benimsendi. Ekklesia'da toplanan halkın, devlet yönetimini seçimden seçime değil, sürekli bir biçimde denetleme yetkisi vardı; yöneticiler ya da çeşitli devlet memurları, her an halk tarafından sorguya çekilip görevlerinden alınabilirlerdi. (Rüya devam ediyor. :( ) Nüfusun azlığından kaynaklanan bu aşırı katılım imkanından dolayı Atina demokrasisine doğrudan demokrasi denmektedir.

    Atina'da demokrasinin yıkılışıyla Otuzlar Tiranlığı adıyla bilinen bir oligarşi başa geçti (sekiz ay sürdü). Otuzlar Tiranlığı'nın sürgüne gönderdikleri, Atina'ya dönüp demokratik rejimi yeniden kurmaya giriştiler. İÖ 401' de rejim yeniden kuruldu ma artık eski gücünü yitirmişti.

    SOFİSTLER
    Platon ve Aristoteles’in Sofistlere düşmanlığı, sözcüğün serüveni izlendiğinde bile kolayca gözler önüne serilir. Platon için Sofistler, zengin delikanlı avlamaya çalışan bir avcı, bilgi ticareti yapan bir tüccardan öte değildir. Aristoteles de ondan geri kalmaz: Sofizm ipe sapa gelmez, sudan işler biliminden başka bir şey değildir. Fakat unutulmamalıdır ki bıçak çift ağızlıysa, iki yanı da keser. Sokrates ve ardılları, kendilerini Sofistlerden ayırmak için, kendilerine philosphos, yani bilgiyi seven derken, Sofist İsokrates ve Gorgias’ın öğrencileri de kendilerini suçlayan Platon’un aynı aşağılayıcı anlamıyla Sofistlikle suçlar.

    Sofist sözcüğü başlangıçta olumlu bir içeriğe sahiptir. Yalın olarak bilge, bilgin, bilgi sahibi kişi anlamında kullanılırdı. Sofist sözcüğü aynı zamanda bilgiyi öğretmeyi de işaret ediyordu ki Sofist düşünürler kendilerini bu anlamda öğretmen, öğreten olarak niteliyorlardı. Ancak Sofist düşünürler söz konusu olduğunda öretilen şey şu ya da bu alanda özel bir uzmanlık bilgisinin ötesinde ve aynı zamanda siyasal yaşama ilişkin bilgilerdi. Yani bir anlamda siyaset öğretmenidirler.

    Sofistler, düşünce tarihi içinde genel olarak iki ayrı dönemde ele alınır; birinci ve ikinci kuşak ya da erken ve geç dönem sofistler.
    Birinci Kuşak Sofistler

    Sofistler insanı merkeze koyması ve demokrasiye bu noktada düşünsel kaynak olması, aslında sofizme düşmanlığın temel sebebidir. Yani sofizme karşı düşmanlığın arkasında doğrudan, demokrasiye yönelik düşmanlık yatmaktadır.

    Mademki Sofistlere düşmanlığın altında felsefi nedenlerden daha çok siyasal nedenler yatmaktadır; öyleyse öncelikler Sofistlerin siyasal görüşlerine eğilmek gerekir. Bunun içinde en elverişli başlangıç Protagoras mitosu olarak bilinen ünlü mitostur.
    [​IMG] Canlılar yaratıldıktan sonra, onları donatma işi iki kardeş tanrıya, Prometheus ile Epimetheus'a verilir. Epimetheus, doğaya ve birbirlerine karşı korunmaları için hayvanlara bol keseden post, diş, tırnak dağıtmaya başlar. Sıra insana gelince, ona verecek hiçbir şeyin kalmadığını dehşetle görür. Çıplak, yumuşak insan, eli önünde acıklı biçimde bakınıp durmaktadır. Prometheus yetişir insanın yardımına. Olympos'a çıkıp tanrılardan ateşi çalarak insana verir; hayvanlardan korunması kendini donatması için. Böylece insanlar kendilerini, öteki hayvanlardan ve doğadan koruyabilecek duruma gelirler. Ama o zaman daha insanlar devlet bilgisine sahip olmadıkları için, kendilerini birbirlerinin saldırılarından koruyamazlar. Öyle ki, bu yüzden nerdeyse yok olup gideceklerdir. Olympos'tan ateşi çalan Promethaus'a fena biçimde kızmış ve bilindiği biçimde cezalandırmış (Promethaus'un cezası ağırdır: Gece bir kartal karaciğerini yemektedir. Bu ceza her gün tekrarlanmaktadır) olmakla birlikte Zeus, insanların bu durumuna acır; yok olup gitmelerine razı olmaz ve birbirlerini yiyip bitirmesinler diye, Hermes ile insanlara 'devlet bilgisi' gönderir. Hermes bu bilgiyi, belli zanaatların bilgisinin belli kimselere verilişi gibi, bazı kimselere mi vereceğini yoksa herkese mi dağıtacağını sorar, Zeus, onu tüm insanlara dağıtmasını söyler.
    Siyasal yaşamı mümkün kılan şey, mitosa göre öncelikle adalet ve utanmadır. Biri, diğerleriyle ne üstüne ilişki kurulacağını, öteki ise insanın ötekilerle karşısında kendi sınırını işaret eder. Yani siyaset sanatı herkese eşit olarak dağıtılmıştır. Ancak bu nokta da bir soru akla gelmektedir. Siyaset sanatı herkese eşit olarak dağıtıldığına göre, niçin öğrenmeye gereksinim duyulsun ki? Bunun yanıtı da bellidir. Herkes bu sanata bir yeti, bir potansiyel olarak sahiptir ama bu yetinin, potansiyelin fiili olarak nasıl kullanılacağı, nasıl işlevsel kılınacağı ayrı bir alandır ve Sofistler de tam bunu öğretmektedir. Ayrıca, Sofistler bilginin göreceli niteliğini, siyasal doğruluğa da uyarlarlar. Yani, her polis için ortak bir dorudan çok, her polis için farklı doğrular vardır; siyaset sanatı bütün insanlar için ortak olsa da, bu ortaklıktan kaynaklanan doğruluk farklılaştığından Sofistler, her bir polis için geçerli olan doğruluğun ne olduğunu öğretirler. Demek ki insanların tümü bunu bilmez, bilmeye uygun olmakla birlikte.

    Mitosa göre, öncelikle siyaset sanatı hiçbir ölçüye vurulmaksızın bütün insanlara verilmiştir. İkinci olarak, siyaset sanatı polisin ya da devletin amacına ilişkindir. Devlet insanların tümünün ortak çıkarları, ortak iyiliği, birliği için vardır. Devlet, insanların adalet üzerinde birlikte yaşayabilmeleri amacının bir aracı konumuna indirgenmekte ve bu ölçüde de referansı insan olduğu sürece yapaylaştırılmaktadır.

    İnsan yaygın kabullerin aksine araç değildir; polise en üstün amacını kazandıran şeyin ta kendisidir. Bir diğer önemli sonuç, devletin insanın var olduğu andan itibaren var olmadığına ilişkin kabuldür. İnsan var olmuş, belli bir tecrübeden geçmiş ve ancak ondan sonra devlet belirmiştir. Bu da devletin yaşının insanın yaşıyla aynı olmadığını, baştan beri devlete içkin olmadığını işaret etmektedir. Bununla bağlı başka bir önemli saptama, belirli bir tecrübenin ardından beliren devlet, siyaset sanatına herkes sahip olduğuna göre, şu ya da bu grubun iradesi, arzusu doğrultusunda kurulmamıştır. Devlet, herkesin ortak arzu ve istencinin ürünüdür, bir anlamda bir tür sözleşme düşüncesine atıf yapılmakta ve devlet ortak bir sözleşmeye dayandırılmaktadır. Devleti, tarih üstü temellerinden tarihin belirli bir aşamasına, insanın bir aracı olma vasfına indiren Sofist düşünce, aynı zamanda, devleti ve yasaları da değişime açık hale getirmiş olur. Mademki devletin kendisi bir amaç değildir, yasalarda insan üstü ya da seçilmiş özel bir grubun ürünü değildir ve amaçları bellidir, o halde, insanların, değişen isteklerine uygun olarak polis ve yasalar da değişebilir.
    Polis ve yasalarının değişebilirliği açıkça onların hiç de doğal olmadığını, insan ürünü olduğunu göstermektedir. Bunun bir adım ötesine ise dönemin ünlü Sofisti Hippias gidecektir. Platonun bir diyaloğunda Hippias, bir filozoflar topluluğuna şöyle seslenmektedir: “ Burada bulunan hepinizi- yasa bakımından değil ama doğa bakımından akrabaları, yakınlarım, yurttaşlarım olarak görüyorum. Çünkü benzer, doğal olarak benzerin akrabasıdır; ama insanların tiranı olan yasa, doğayı bile zorlar sık sık.” Hippias böylece doğayla (pysis) yasayı (nomos) bir anlamda karşı karşıya koyduktan sonra, pozitif yani insan yapısı yasalar insanları her nasıl ayrımlara tabi tutarsa tutsun insanların doğal yasa tarafından kardeş, akraba kılındığını söyler. Bunun açık anlamı ise, bütün insanların doğal yasalara uygun bir dünya devletinin eşit yurttaşları olduğu düşüncesi, yani kozmopolitizmdir.

    Sofistler, Pers savaşlarının bir sonucu olan düşünsel ortamın ve Pers savaşları vesilesiyle birbirine düşmüş, parçalanmış polislerin dünyasında var olmuşlardır ve metoikos (yabancılar) konumları nedeniyle, her polisin dışında kalıp serin kanlılıkla polislerarası çatışmayı durdurmak, onların birleşerek Perslere karşı birlikte hareket etmesini sağlamak üzere müdahale etmişlerdir. Bu müdahalenin sonucu elbette kozmopolitizm düşüncesinden önce “bütün Yunanlılar, barbarlara karşı birleşin!” düşüncesi olacaktır.

    Protagoras mitosu üzerinden, dikkat çeken son bir noktaya daha değinilmelidir; bu nokta ise Prodikos’un yolunu işaretlemektedir. Prodikos, aristokratik ideolojiye karşı emeği yüceltir ve bir başka boyuta daha dikkat çeker. Zenginleşmek için toprağını ekip biçen kişi aynı zamanda ülkesine de yararlı bir iş yapmaktadır. Yani kişilerin kendileri için yaptığı etkinliklerle polis arasında bir bağ olduğunu vurgular. Kuşkusuz bu düşünce, liberal faydacı öğretinin ilk formülasyonlarından biri olarak okunabilir ve okunacaktır.

    Prodikos’un Sofizm içinde bir diğer önemli katkısı Sofizmin, insanı merkezine koyan hümanizmine yaptığı katkıdır. İnsanı merkeze yerleştirebilmek için öncelikle insanın sütünde olduğu kabul edilenlerin, örneğin tanrıların yerinden edilmesi gerekmektedir. Bu sebeple Sofistlerin insanı merkeze koyduğu iddia edilirse, kaçınılmaz olarak tanrısız oldukları da iddia edilecektir ki edilmiş ve edilmektedir de. Oysa Protagoras mitosu bile sofistlerin tanrısız olmadıklarını ima etmektedir. O halde, Sofistler insan merkezli bir söylemi yerleştirebilmek için tanrı merkezli söylemi kovmaya girişmişlerdir; tanrıları değil. Sofistlerin bu anlamda düşünce tarihi içinde devrimci bir dönüşüm temsil ettiklerini belirtmek gerekir.

    Sofistler temel olarak bir bilginin olmadığını savunmaktadırlar. Bu sebeple, onlar için önemli olan, varlığı bilmeye ve kavramaya yönelen insandır. O halde Sofistler doğrudan ilgilerini buna yöneltecekler ve Protagoras’ın daha açık seçik bir ifadesiyle, “insan her şeyin ölçüsü” olarak ilan edilecektir.

    İşte bu potansiyel ikinci kuşak Sofistlerde siyasal anlamını bulacak; yukarıda belirtildiği gibi, bir bıçak iki ağızlıysa iki yanı da keser sözü uyarınca, demokratik eğilimlerin yurt tuttuğu bu düşünce aynı zamanda, demokrasinin inkarına da yol açacaktır.

    Sokrates (İÖ 469-399)
    [​IMG]
    “Onu her dinleyişimde, yüreğim yerinden oynar. Sözleri yaşlar akıtır gözlerimden. Perikles’i dinledim, başka büyük hatipleri dinledim ama hiçbir zaman böyle hallere düşmedim, hiçbiri içimi öylesine allak bullak etmedi, hiçbiri kölelik zincirleri içinde yaşama öfkesini duyurmadı bana. Onu dinledikten sonra, kaç defa hayatı benim yaşadığım gibi yaşamamalı dedim. Yalnız bu adamın karşısında duyduğum bir şey var; bir insandan utanma duygusu. Biliyorum ki onun yap dediklerini yapmamak için haklı sebepler göstermek gelmiyor elimden, gelmiyor ama onun yanından uzaklaşır uzaklaşmaz kalabalıklardan alkış toplamak hevesine kapılıyorum.” Şölen adlı kitabında böyle övgülerle anlatıyor Platon Sokrates’i. Överken aynı zamanda Sokrates’i Sofistlere bağlayan retorik uzmanlığını işaret ederken Sokrates’i Sofistlerden ayıran hem yöntemsel, hem düşünsel eğilimin altını çiziyor. Şöyle ki hiç kimse bir Sofistin konuşmasından dolayı kendi hayatından ötürü pişmanlık duymamış, dahası utanca kapılmamış ama Sokrates bu ikisini de başarıyor.

    Sokrates doğa felsefesi hakkında yeterli bilgiye sahip olmakla birlikte buradan umduğunu bulamamıştır. Felsefi ilgisini bilinene değil bilene, yani insana yöneltmiştir. Bu durum Sokrates’i Sofist düşünsel geleneğe bağlayan ana halkalardan bir tanesidir. Sofisler de Sokrates de aynı temel kabulden hareket ediyorlardı: İnsan her şeyin ölücüsüdür. Bu sebeple felsefe evrenbilimi (kozmolojiyi) ve varlıkbilimi (ontolojiyi) terk emek zorundadır. Çünkü bunlar sadece kafa karıştırır. Sofitlerle Sokrates’in ortaklığı ayrıca retorik gibi noktalarda da görünse de temelde benzerlileri bu kadardır. Örneğin Sofist kuşkuculuk, her kabulü sorularla bir bilinmezciliğe yönlendirirken, Sokrates’in kuşkuculuğu göreceli/tikel olanın yanıltıcı karakterini ortaya çıkarmak ve bilinebilir bir tümele ulaşmayı hedefler.

    Bununla birlikte Sokrates de Sofistler gibi insan hayatının sorunlarıyla ilgiliydi ama Sofistler sorunlara daha çok çıkarcı bir bakış açısı ile eğilirken, Sokrates ahlaki bir ciddiyetle sorunların kendince en temel kaynağına inmeye çalışıyordu. Örneğin bir soruna karşılık doğru, güzel, iyi diye ortaya atılan sıfatların hepsi ancak o ölçekte bu sıfatları hak edebilirdi. Ölçek değiştiği anda daha önce doğru görünenin yanlış, güzel görünenin çirkin, iyi görünenin de kötü olduğu ortaya çıkacaktı. Onun için tek tek doruluğa ya da iyiliğe karakterini veren şeyden hareket etmek yerine her tekil doğruyu ya da iyiliğe karakterini veren, onu doruluk ya da iyilik diye tanımlamamızı sağlayan tümel doğruluğun ya da iyiliğin bilgisini edinmekti. Bu bilgiyi elde etmediği sürece insan ne iyilik hakkında konuşabilir, ne de doğru davranabilir. İşte tam bu noktada Sokrates’in en ünlü saptamalarından birisi karşımıza çıkar: Kimse bile bile yanlış yapmaz. Yanlışlık bilgisizlikten kaynaklanır yani insanlar doğru olduklarını sanarak öyle davranırlar. Doğru ve iyinin tümel bilgisine ulaşan insan ise yanlış ya da kötülük yapmaz. Bu sebeple yanlışın ya da kötülüğün kaynağı bilgisizliktir.
    Yaklaşık 2.400 yıl kadar önce tombul, uzun burunlu, pasaklı, nevi şahsına münhasır, nadiren yıkansa da karizma sahibi olan ve yalnızca sorguladığı için ölüme mahkum edilen bir adam olan Sokrates, kendisini insanı tatsız biçimde ısıran yapışkan bir at sineği olarak görüyordu; onu sevenler kadar tehlikeli görenler de vardı. Gününü oradan oraya dolaşmakla geçiren, insanlara bildiklerini düşündüğü şeyleri esasında bilmediklerini fark ettiren biriydi; kısa süreli sohbetlerinin ardından insanların zihninde bir şok etkisi yaratmayı başarıyordu. Bunun bir örneği pazar alanında karşılaştığı bir ordu komutanı ile "cesaret" üzerine yaptığı konuşmada ortaya çıktı; yalnızca 20 dakikanın ardından komutanın kafası karışmıştı bile. Bir başka örnekse şöyledir:

    Aldatmanın ahlaksızlık olduğunu düşünen Euthydemos'e, Sokrates, "Kendisini kötü hisseden ve intihar etme niyeti olan bir arkadaşını kurtarmak adına onun bıçağını çalmanın aldatma olsa da ahlaksızlıkca değil bilakis ahlaki değil midir?" diye sorar. Eli kolu bağlanan Euthydemos, "Evet." der.

    Sokrates'in arkadaşlarından biri olan Khairephon, Delphi'deki Apollon kahinine gider. Cevapları genellikle bulmaca şeklinde olan kadın, "Sokrates'ten daha bilge var mı?" sorusuna, "Hayır, Sokrates'ten daha bilge kimse yok." cevabını verir. Sokrates ise duyduklarına inanamaz ve ben bu kadar az şey bilirken nasıl olur da Atina'daki en bilge kişi olabilirim, diye düşünür. Daha sonra yıllarını insanlara sorular sorarak geçiren Sokrates, çoğu insanın yaptığı işlerde iyi olduğunu; fakat kimsenin hakiki bilge olmadığını fark eder ve kahinin ne demek istediğini anlar.

    Sokrates, yüz yüze konuşmanın daha iyi olduğunu düşünmüştür. Bu sayede konuşulan kişinin kişiliğinin hesaba katılması ve kişiye uygun mesaj verilebileceğini düşünmüş ve ardında yazılı hiçbir şey bırakmamıştır. Bu sebeple de bugün Sokrates hakkında bilinen birçok şey, öğrencisi Platon'un "Platon Diyalogları" isimli eserden öğrenilir. Ancak bu sayede yalnızca fikir edinmiş oluruz, zira Platon, Sokrates'in ağzından kendi fikirlerini empoze etmeye çalışmış da olabilir.

    70 yaşına geldiği zaman Atinalı Meletos onu, tanrıları ihmal etme ve yerine başka tanrıları koyma iddiasında bulunarak mahkemeye verdi. Atina'lı gençleri yoldan çıkarmakla suçlanıyordu. İstese 501 kişilik jüriyi ikna edebilecek olan Sokrates, bunu yapmak yerine, Atinalıların ona ömrü boyunca bedava yemek vermesi gerektiğini söyledi ve onları daha da kızdırdı. Zehir içmeye zorlanarak yaşamanı yitirdi.
    Gelecek konular:
    Sokrates-?
    Platon-?
    Aritoteles-?
     
    Son düzenleme: 10 Haz 2018
  2. amaneden (?)
    Mesaj Sayısı 17,346
    Üyelik Tarihi13 Kas 2014
    Sonunda geldi konu. Çok güzel. Bekliyoruz devamını.
     
  3. Jacques (mK)
    Mesaj Sayısı 2,951
    Üyelik Tarihi27 Ara 2009
    Ben bir kitap daha önereyim eve geçtiğimde, ona da bir bak. Tek kaynaktan ilerleme. Gerçi muhtemelen iki kitapta aynı içerikte olduğu için kitabı önce yazanın içeriği ya benim tavsiye edeceğim yada seninkinin alıntılarıyla dolu olacaktır.

    Neyse kitap özeti çıkartmak baya meşakkatli bir iş, şimdiden kolay gelsin.
     
  4. Mesaj Sayısı 72
    Üyelik Tarihi19 Kas 2014
    Güzel konu eline sağlık. Meşakkatli bir iş şimdiden kolay gelsin.
     
  5. HaiKuo TianKong du duf duf du duf

    HaiKuo TianKong (du duf duf du duf)
    Mesaj Sayısı 1,170
    Üyelik Tarihi30 Nis 2014
    Güzel konu. 1-2 resimle süsleyebilirsin burdakilerin hepsi mangacı adamlar :D
     
  6. Kenpachi Üye

    Kenpachi (Üye)
    Mesaj Sayısı 2,653
    Üyelik Tarihi11 Şub 2014
    Genel olsa da batı özelinde ben de gördüm bu konuyu. Çok temel yerden başlamışsın. Sonradan da sanırım düşünürlere geçeceksin. Bakalım nasıl olacak konu? Arada bakarım ben de.
     
  7. amaneden (?)
    Mesaj Sayısı 17,346
    Üyelik Tarihi13 Kas 2014
    Ben değilim, selamlar.
     
  8. Kuroro Skill Hunter Site Yetkilisi

    Kuroro (Skill Hunter)
    Mesaj Sayısı 4,677
    Üyelik Tarihi16 Kas 2014
    Meraktan soruyorum Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde mi okuyorsun?
     
  9. Sogotoh Gevşek Karakter Sevenler Lobisinden

    Sogotoh (Gevşek Karakter Sevenler Lobisinden)
    Mesaj Sayısı 1,804
    Üyelik Tarihi20 Oca 2016
    Uluslararası İlişkiler okuyorum.
    Resim de atayım madem aklıma gelmemişti :)

    Arka planı hazırlamadan düşünürlere girmek istemedim. Ondan bu kadar geriden almak zorunda kaldım :(
     
  10. GeorgeRMartin Fuckthesystem

    GeorgeRMartin (Fuckthesystem)
    Mesaj Sayısı 1,057
    Üyelik Tarihi23 Haz 2016
    Kendi alanınla ilgili akademik bilgiyi forum sakinlerine aktarmaya mı karar verdin ? Fena fikir değil ama bu tarzda devam edersen çok geniş kapsamlı olur bence. Hatta şöyle giriş yapsan tam bir derse dönüşür :D
    '' Evet arkadaşlar Batıda siyasal düşünceler tarihi dersine hoş geldiniz ilk ünite antik yunanda siyasi düşünceler tarihi ilk bölüm antik yunanda polis sayfa 10 Hayrettin oku yavrum...... '' :hhh:

    Benim ilgimi çekti ama anlatım tarzını kitap alıntısı gibi değil de daha çok konuşma tarzında sokak ağızı ile yapsaydın bence hem okuması daha keyifli olurdu hemde akılda kalıcı olurdu.
    ÖRN: Abi günlerden bir gün yarı uygar, göçebe, bizim ataları andıran Dor kabilesi güneye doğru bir salınmış Akha adlı görece daha medeni bir kabileyi dümdüz edip adamların yurduna çökmüş ama bu aynı zamanda Dorların eşitlikçi dayanışmayı temel alan sistemlerininde değişmesine sebep olmuş..... diye yazsan okuması daha keyifli olur hem eğlenir hem öğreniriz :good:
     

Bu Sayfayı Paylaş

Konuyu Okuyanlar (Üye: 0, Ziyaretçi: 0)

Yukarı Çık