Korsanfan.Com - One Piece Türkiye
Korsanfan.Com - One Piece Türkiye
Uyarıyı kapat
Sayın ziyaretçi, Korsan Fan'a hoş geldiniz. Forumumuzdaki konulara yorum yazmak, muhabbetlere katılmak ve forumumuza paylaşımlarınızla katkıda bulunmak için "Şimdi üye ol!" butonuna tıklayarak kayıt olunuz. Üyelik ile ilgili soru ve sorunlarınız için "Facebook" sayfamızdan bizlere ulaşabilirsiniz.

12 Eylül 1980 Bir Darbenin Anatomisi (VOL.1)

'Kültür, Sanat, Tarih' forumunda Zero-X tarafından 11 Oca 2019 09:05 tarihinde açılan konu

  1. Zero-X Üye

    Zero-X (Üye)
    Mesaj Sayısı 73
    Üyelik Tarihi6 Ağu 2018
    Türk demokrasisi 27 Mayıs darbesini ve 12 Mart muhtırasını atlatıp yeni bir yola koyulmuştu. Ancak fırtına dinmemiş karşılıklı hesaplaşmalar bitmemişti. Bu hesaplaşma ve hizipleşmeler ise 12 Eylül 1980 yılına kadar sürmüş ve bu tarihte askerler yine yönetime el koymuştu. İşte bu yazımızda bölümler halinde 12 Mart muhtırası sonrası yaşanan olaylar ile birlikte 12 Eylül darbesine giden süreci ve Türkiye’nin 1970’li yıllarda içinde bulunduğu durumu başlıklar halinde sizlere anlatmaya çalışacağım. Tabi ki değineceğim bu başlıkların her birisi kendi başına uzun uzun anlatılması gereken ve yakın tarihimizin mühim olaylarını içerisinde barındırıyor. Ancak bu olayları burada tek tek ve detaylı anlatmaya kalktığımız takdirde yazı gerçekten uzun olacaktı. Aslına bakılacak olursa yazı bölümlere ayırmama rağmen uzun olacak gibi duruyor. Bu yüzden okumaya başlamadan önce çayınızı veya kahvenizi alarak yazıya başlamanızı önerebilirim. Herkese iyi okumalar…




    12 MART MUHTIRASI SONRASI GELENLER VE GİDENLER


    12 Mart 1971 yılında siyasete yeniden haki renk damgasını vurmaya başlamıştı. Bu dönemde protokol kurallarının yerini esas duruşa, makam arabalarının yerini ise tanklar aldı. Askerler aradan 10 yıl geçtikten sonra yeniden demokrasiye müdahale ediyorlardı. Bu dönemde demokrasi bir kez daha askıya alınmıştı. 12 Martta komutanların muhtırası ile Demirel hükümeti istifaya zorlanmış, bu hükümetin yerine ise tüm partilerin kerhen dahi olsa desteğini almış olan bir hükümet kurulmuştu. Yeni hükümet adına ise temel kararları askerler alıyor, uygulamayı ise kurulan yeni hükümet yapıyordu. Aslında siyasi liderler bir bakıma bardağın dolu tarafından bakmayı tercih etmişti. Bu müdahalede hiç olmazsa parlamento kapatılmamıştı. Yani siyasiler meclisin açık kalmasıyla yetinmek zorundaydı. Ancak 12 Mart rejimi bir kasırga gibi ülkenin üzerine çökmüş ve bu kasırga solcuları ezip geçmişti. Ülkede sol görüşlü olanlara büyük bir tutuklama ve takibat kampanyası başlamıştı. Gözaltılar da ise işkence ile gerçekleştirilen sorgular insanları dehşete düşürüyordu. Aynı dönemde dernekler kapatıldı, sokağa çıkma yasaklarıyla özgürlükler kısıtlandı. Müdahalenin üzerinden bir yıl geçtiğinde ise Türkiye bir kez daha idam sehpalarıyla tanıştı. 12 Mart müdahalesine giden olayların faturası Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'a çıkartılmıştı. Bu kişiler öğrenci liderleriydi ve heyecanla düzene karşı çıkıyorlardı. Kusurları ise düzene karşı çıkarak adına ''milli demokratik devrim'' dedikleri düşünceleri savunmaktı. Asıl önemlisi bu üç genç şiddete karışmamış veya hiç kimseyi de öldürmemişti. Ancak askeri rejim bu gençleri hoş görmedi. Bu gençler mahkemeler boyunca ''ölümle nişanlı'' olduklarını da dile getirmekten geri kalmadı. Sonuç olarak 9 Ekim 1971 günü görülen son duruşmada Ankara 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nin başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi kararı okudu:


    '' Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, ve Hüseyin İnan mahkememiz Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını; bir kısmını tağyir, tebdil veya ilgaya cebren teşebbüs suçunu işlediğinizi sabit gördü. Türk Ceza Kanunun 146/1 maddesi uyarınca ölüm cezası ile tecziyenize karar verdi.''


    İşte mahkeme başkanının bu kararı üzerine deniz gezmiş ve arkadaşları yolun sonuna geldiklerini anladılar. Deniz Gezmiş ve arkadaşları için alınan idam kararı 3 Mayıs 1972 günü cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından imzalandı ve 5 Mayıs 1972 tarihli resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. 6 Mayıs 1972 günü sabaha karşı Ankara Merkez Kapalı Cezaevi avlusunda ise infaz gerçekleştirildi. Askeri yönetimin ülke üzerindeki kasırgası yavaş yavaş dindi ve kasırgadan geriye darağacında sallanan 3 gencin bedenleri kaldı.



    12 Mart'ın ikinci darbesi ise Türk siyasetinin bir anıtı sayılan İsmet İnönü'nün devrilmesiydi. İsmet İnönü, Atatürk'ün mirası olan CHP'nin 34 yıllık lideriydi. İsmet İnönü olmadan politika hayal dahi edilemezdi ve tam bir istikrar sembolüydü. İsmet İnönü 12 Mart müdahalesine önce karşı çıkmış; daha sonra ılımlı bir yaklaşım içerisine girmişti. İşte İsmet İnönü’nün bu yaklaşımı genel sekreteri Bülent Ecevit ile yollarının ayrılmasına neden olmuştu. Çünkü Ecevit, 12 Mart muhtırasının şahsına ve partisine karşı yapıldığına inanıyordu. Ancak İnönü bu görüşe kesinlikle katılmıyordu. Bunun üzerine Bülent Ecevit genel sekreterlikten istifa etti. Ecevit istifa sonrası basın mensuplarına yaptığı açıklamada;


    ''Türkiye ve demokratik rejim son zamanlarda zor bir döneme girmiştir. Bu zor dönemden selamete çıkmasını hepimiz arzu ediyoruz. Sayın İsmet İnönü ile bahsettiğim çıkış yolları üzerinde bir görüş ayrılığından ibarettir.'' demiştir.


    İsmet İnönü ise aynı dönemde basın mensuplarına yaptığı açıklamada;


    ''Eski bir dost gibi görüştük ve birer eski dost gibi ayrıldık. Fazla söyleyecek bir şey yok.'' demiştir.


    Bu olaylar üzerine Bülent Ecevit ile İsmet İnönü arasında hesaplaşma 7 Mayıs 1972 günü gerçekleşecek olan CHP olağanüstü kurultayında gerçekleşecekti. Aslında İsmet İnönü yorgundu, yaşlıydı, kulakları iyi duymuyordu ve gözleri iyi görmüyordu. Ancak kürsüye çıkarak sözü fazla uzatmadan genel kuruldakilere ''Ya ben, yada Bülent'' dedi. Ancak 34 yıldır yönettiği parti bu defa sürpriz şekilde beklenmeyen bir karar verdi. Kurultay Bülent Ecevit’i ezici bir çoğunlukla parti lideri seçti. Bu şok edici sonuç üzerine herkes İsmet İnönü’nün tepkisini bekliyordu. Ancak İsmet İnönü ayağa kalkarak ceketini ilikledi ve partinin yeni liderini saygıyla selamlayıp elini sıktı. Cumhuriyetin kurucusu ve mirasçısı hiçbir kelam etmeden aynı ağır adımlarla siyaset sahnesinden çekildi. Cumhuriyet halk partisinde sular durulmuştu. Ancak devletin zirvesi yeni fırtınalara gebeydi. 1972 yılının ikinci yarısına girildiğinde herkes saflarını belirlemişti. Bir yanda 12 Mart muhtırasını sürdüren ve istedikleri değişikliğin mutlaka gerçekleşmesini isteyen askerler bulunuyordu. Diğer tarafta ise asker müdahalesinin bir an önce bitmesini isteyen Demirel ve Ecevit bulunuyordu.



    1972 GENELKURMAY BAŞKANLIĞI KRİZİ


    Demirel ve Ecevit ikilisi askerin zorlamasıyla gerçekleştirilecek değişikliklere karşı çıkıyor; askeri yönetim ise Demirel ile Ecevit’in bu hamlesine karşılık olarak parlamentoyu kapatmakla tehdit ediyordu. Bu çekişme yaklaşan iki önemli seçim nedeniyle had safhaya ulaştı. Bu seçimlerden ilki genelkurmay başkanlığı seçimi, ikincisi ise cumhurbaşkanlığı seçimiydi. Askerler ile siviller devletin en tepesindeki iki makamı paylaşma kavgasının içerisine girdiler. Kavganın tam ortasında ise bir gece Ankara semalarında jetler uçmaya başladı. Savaş uçaklarının havalanma emrini kuvvet komutanı Muhsin Batur vermişti. Bu tam manasıyla bir güç gösterisiydi ve genelkurmay ile cumhurbaşkanlığının paylaşılma kavgasının tam ortasında gerçekleştirilmişti. Genelkurmay başkanı Memduh Tağmaç’ın yerine geçecek kişi ertesi yıl cumhurbaşkanı olacaktı. Ancak bu defa 12 Mart muhtırasını veren komutanlar arasında bir anlaşmazlık hasıl olmuştu. Komutanlar kendi aralarında ikiye bölünmüştü. Bir yanda Memduh Tağmaç ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Celal Eyicioğlu; diğer tarafta ise Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur bulunuyordu. Bu komutanların ortasında ise 24 saatlik bir süreye dayanan çok ince terfi hesabı yatıyordu. Genelkurmay Başkanı Tağmaç 1 Eylül günü emekli olacaktı. Eğer Tağmaç son ana kadar beklerse bir gün önce yani 30 Ağustos günü Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler’in görev süresi dolacak ve ordudan ayrılmak zorunda kalacaktı. Aynı tarihte Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur ise askeri şura ’ya çekilecekti. Yani askeri idarenin tepesindeki dengeler tamamen değişecek ve iki komutan kaybedecekti. Bu durum üzerine Faruk Gürler ve Muhsin Batur hemen harekete geçti ve ilk olarak cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ile görüştüler. Daha sonra ise başbakan İle görüştüler. Bu sırada jetler Ankara semalarında halen uçmaya devam ediyordu. Mesaj çok açıktı; Memduh Tağmaç 1 Eylülü beklemeden hemen emekli olmalı ve yerine Genelkurmay Başkanlığına Faruk Gürler getirilmeliydi. Çünkü devlet ananesine göre hükümet ve bakanlar kurulu genelkurmay başkanını seçmezse genelkurmay başkanı atanamazdı. Muhsin Batur’a göre siyasiler ise genelkurmay başkanının atanmaması için elinden geleni yapıyordu. Siyasilerin buradaki amacı 12 Mart muhtırasını veren askeri yönetimi bölerek veya dağıtarak kendi taraftarı orgenerallerden birisinin Kara Kuvvetleri Komutanı veya Genelkurmay Başkanı olmasını istemeleriydi. Dolayısıyla Muhsin Batur jetlerin havalanması emrini vererek anti demokratik bir eylem gerçekleştirmişti. Muhsin Batur ve Memduh Tağmaç’ın ilgilerler ile görüşmelerini müteakip sonuç çok hızlı şekilde alınmış oldu. Memduh Tağmaç 1 Eylül gününü beklemeden emekli oldu ve Faruk Gürler’de genelkurmay başkanlığı koltuğuna oturmuş oldu. Muhin Batur ise Hava Kuvvetleri Komutanlığındaki görevine devam etti. Artık taşlar yeni yerlerine oturmuştu. Silahlı kuvvetlerin tepesinde fırtınalar koparken, Trabzon Kolordu Komutanı olan Korgeneral Kenan Evren’de eşyalarını toplamakla meşguldü. Kenan evren kurtlar sofrasındaki generallerin dönem arkadaşıydı ve atandığı yeni görev yeri Ankara Denetleme Kurulu Başkanlığı idi ve emekliliğin ilk işaretini aldığını düşünmeye başlamıştı. Başkent Ankara’ya gelir gelmez ilk işi Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler’in makamına çıkarak geldiğini bildirmek oldu.



    1973 CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ ve GENELKURMAY BAŞKANLIĞI İÇİN YAŞANAN ÇEKİŞMELER


    Ülkenin zirvesinde ki bu hareketlilikten habersiz olan halk askeri yönetimle birlikte kendi kabuğuna çekilmişti. Bir zamanlar miting meydanlarını dolduran kalabalıklar artık evlerinde ilk defa televizyonla bu dönemde tanışmıştı. Yeşilçam’da yakışıklı jönler ile yapılan filmlerin yerini cinsel içerikli filmler almaya başlamış, müziğe ise arabesk şarkılar yeni yeni damgasını vuruyordu. Hippiliğin etkisi devam ediyor ve uzun saç, mini etek ile apartman topuklu ayakkabılar halen yaygındı. Kimileri için ise umut halen yurtdışında çalışmaktan yanaydı. Çünkü hiçbir şey artan geçim sıkıntısı ve astronomik şekilde yükselen fiyatları unutturmaya yetmiyordu.


    1973 yılı başlarken ufukta cumhurbaşkanlığı seçimi gözükmeye başlamıştı. Askerler için Çankaya en tepedeki gücü sembolize etmesinden ötürü çok önemliydi. Mevcut cumhurbaşkanı olan ve eski bir asker olan Cevdet Sunay’ın görev süresi dolmak üzereydi. Sunay’ın yerine yine bir asker atanmalıydı. Bu göreve en uygun aday ise tabi ki Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler idi. Dolayısıyla kuvvet komutanları hemen bir araya geldiler. O toplantıya katılan dönemin ikinci başkanı Orgeneral Turgut Sunalp’e göre gürler müdahalenin devamlılığını sağlayacaktı. Bu konuyla ilgili Turgut Sunalp bir mülakatta;


    ’Ordu Faruk paşa’nın cumhurbaşkanlığı makamına geçmesini istiyordu. Çünkü o zamana kadar yapılan müdahaleleri devam ettirecek ve bozmayacak birisinin bulunması gerekiyordu ve bu tanıma en uygun kişi de genelkurmay başkanıydı. Bu nedenden dolayı Faruk paşanın başa geçmesi arzu ediliyordu.’’ demiştir.


    Tam bu tartışmalar yapılırken ortaya Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur çıktı. Muhsin Batur’a göre Faruk Gürler cumhurbaşkanı olursa kendisi de Genelkurmay Başkanı olmalıydı. Muhsin Batur’un kendisinde bu hakkı görmesinin sebebi ise ordu içerisinde en kıdemli komutan olmasından dolayıydı. Aslına bakılacak olursa Muhsin Batur’un Genelkurmay Başkanı olmasına da herhangi bir yasal engelde yoktu. Ancak devlet ve ordu içerisinde o güne kadar bozulmamış bir gelenekte vardı. Bu geleneğe göre genelkurmay başkanları hep karacı askerlerden seçilirdi. Batur ise ‘’kıdem geleneği bozar’’ düsturu ile hareket ediyordu. Batur bu koşul ile Faruk Gürler’e cumhurbaşkanlığı adaylığını destekleyeceğini açıkladı. Ancak cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Muhsin Batur’un hevesini kursağında bıraktı. Cumhurbaşkanı, Muhsin Batur ile yaptığı görüşmede devletin bir geleneği olduğunu belirtmiş ve bu geleneği yıkamayacağını belirtmişti. Muhsin Batur cumhurbaşkanından ret cevabını alır almaz hava kuvvetleri karargahına geçti ve generallerini toplantıya çağırdı. Aslında havacılar bu fırsatı kaçırmak istemiyordu ve komutanlarının ne pahasına olursa olsun arkasında duracaklardı. Bu gelişmeyle Ankara dışındaki büyük birliklerin desteği de gerekiyordu. Bu destek ise telefon trafiği ile alınmıştı. Hatta bazı birlik komutanları hemen harekete geçmeyi bile önermişti. Bu sırada genelkurmay karargahında ise bambaşka bir hava esiyordu. Çünkü ordu içerisinde ki çatlak büyümüştü. Diğer komutanlara göre genelkurmay başkanının kimlerden ve nasıl seçileceği belliydi ve komutanlar bu seçimin usulüne uygun yapılması gerektiğine inanıyorlardı. İşte yukarıda zikrettiğimiz tartışmalar içinde 9 Şubat 1973 tarihinde askeri şura tarihi bir toplantı yaptı. Bu toplantıda askerlerin istenilen cumhurbaşkanının tarifi çizildi. Bu tarife göre tarafsız, partisiz, 27 Mayıs darbesi ile 12 Mart muhtırasına karşı çıkmamış ve türk silahlı kuvvetlerinin dilinden anlayan bir kişi yeni cumhurbaşkanı olmalıydı. Bu öyle bir tarifti ki Cumhurbaşkanı Faruk Gürler’den başkası olamazdı. Askeri şuranın hesabı Faruk Gürler’i köşke oturtmak ve gelişmeleri ordu adına gözetlemesini sağlamaktı. Bu şekilde askerler 12 Mart sürecini bitirip kışlaya dönebilecekti. Şimdi asıl önemli olan bu ince hesabı siyasi parti liderlerine kabul ettirmeye gelmişti. Dolayısıyla büyük bir lobi kampanyası başlatıldı ve nabzı ilk yoklanacak kişilerin başında iki büyük partinin lideri Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel olacaktı. Bu iki lider ikna edildiği takdirde diğer parti liderlerinin, Faruk Gürler’in cumhurbaşkanı olmasına razı olacağı düşünülüyordu. Nabız yoklama görevi ise cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a verilmişti. Sunay ile birlikte parti liderlerine verilmek üzere birde not hazırlanmıştı. Bu notun adına ise muhtıra değil ‘’metin’’ denmişti. Bu notta Gürler’in cumhurbaşkanı olması tavsiye ediliyor ve notun sonunda da bir oldubitti ile karşılaşmak istenmediği özenle vurgulanıyordu. İlk görüşme ise Bülent Ecevit ile olacaktı. Ecevit bu görüşmede asker dayatmasıyla bir cumhurbaşkanlığı seçimine karşı olduğunu ve bu şekilde bir seçim olması durumunda demokrasiye geçiş sürecini geciktireceğini kaygısını taşıdığını cumhurbaşkanına ileterek bu teklifi reddetti. İkinci randevu ise 28 Şubat 1973 tarihinde Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel ile gerçekleştirildi. Bu görüşmede Cevdet Sunay Demirel’e ‘’Durum vahim. Komutanlarla görüşmeyi dahi reddetmişsiniz. Ancak hükümetin hırpalanmaması ve ordunun rencide edilmemesi iyi olur.’’ demiştir. Cevdet Sunay’ın bu sözü üzerine Demirel araya girerek;


    ’Bunu yapmayın; bu yanlış bir yaklaşımdır. Çünkü bir ülkede en önemli mesele ordunun siyasete karışmış olmasıdır. Cumhurbaşkanlığı seçimini bu şekilde yaparsak, bundan sonraki seçimlerde kim genelkurmay başkanlığına gelirse cumhurbaşkanlığı da onun hakkı olur. Eğer bu şekilde bir seçim olursa meclis şekilden ibaret kalır ve meclisin hür iradesi bir şekli tamamlamaktan öteye gidemez.’’ demiştir.


    Demirel ile Cevdet Sunay arasındaki görüşmede Sunay’ın bahsettiği Demirel’in komutanlarla görüşmeyi reddetmesi konusuna açıklık getirmek gerekirse olay şu şekilde gelişmiştir: Komutanlar Ecevit’le yapılan görüşme gibi Demirel’ ide aracılar vasıtasıyla görüşmeye davet etmişti. Ancak Demirel Adalet Partisinin Genel Başkanı olarak bir siyasinin üniformalı kişilerle konuşmasında yarar görmediğini beyan etmiştir. Ancak başbakan Ferit Melen böyle bir çağrıda bulunursa görüşmeye katılabileceğini belirtmiştir. Ayrıca böyle bir görüşme olması durumunda gizli bir yerde değil basına açık bir yerde görüşme yapılması gerektiğini belirterek komutanların görüşme teklifini kabul etmemiştir.


    Cevdet Sunay ile Demirel görüşmesini müteakip Demirel Çankaya köşkünü terk etti ve grup toplantısı için meclise geçti. Adalet partisinin grup toplantısında Demirel komutanlara adeta meydan okudu. Demirel’in bu toplantıda en önemli vurgusu ‘’Türkiye Cumhuriyetinin başına seçilecek olan kişi cülus, yani atama ile değil, seçimle gelecektir’’ sözüydü. Artık herkes son sözünü söylemiş ve herkes saflarını belirleyerek kılıçlarını kınlarından çıkartmıştı. Ecevit ve Demirel, Faruk Gürler’in cumhurbaşkanı olmaması için ellerinden geleni yapacaktı. Ancak askerlerde kendilerinden emindi. Her iki tarafı da idare etmeye ve nabza göre şerbet vermeye alışık olan parlamenterler Genelkurmay Başkanlığına gidip bağlılık mesajları veriyordu. İşte bu ortam içerisinde 5 Mart 1973 günü Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler geri dönülmez yola girmiş ve emekliliğini istemişti. Faruk Gürler emekli olduktan sonra askeri elbisesini ve apoletlerini çıkartarak sivil elbisesini üzerine geçirdi. Aynı gün Cumhurbaşkanı Sunay’da eski komutanı senatör yaptı. Bu gelişmelerden beklediğini bulamayan tek kişi ise Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur olmuştu. Genelkurmay başkanlığı yine bir karacı komutana yani Semih Sancar paşaya verildi. Ancak bu atamadan sonra geçen sefer olduğu gibi Muhsin Batur jetlerini uçuramadı. Orgeneral Faruk Gürler, artık senatör gürler olarak senatörlük yemini ederken meclis binası hınca hınç doluydu. Bu yemin sırasında ordunun komuta kademesinin tamamı izleyici localarında yerini almıştı. Bu şekilde komutanlarının arkasında durduklarını parlamentoya gösteriyorlardı. Yemin sırasında tam bir güç gösterisi hasıl oluyordu. Bu gösterinin bir yanında Ecevit ve Demirel ikilisi; öte yanda askerlerin tamamı bulunuyordu. Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılmasına birkaç hafta kala devletin tüm mekanizmaları da Gürler’den yana işletilmeye başlamıştı. Artık TRT sadece Gürler ile ilgili haberler veriyor, Anadolu Ajansı cumhurbaşkanı adayından övgü ile söz ediyordu. Bununla birlikte askeri yetkililer baskıyı bir adım ileri götürmekten de geri kalmıyorlardı. Buna en iyi örnek Ankara Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Namık Kemal Ersun basının geri kalan kısmının elini kolunu bağlayacak bir karara imza atmıştı. Bu karara göre cumhurbaşkanlığı seçiminin selametle sonuçlanmasına engel olacak ve silahlı kuvvetleri rencide edecek beyanatı, davranışı, yazıyı ve haberi Ankara genelinde yasakladı. Ayrıca askeri yetkililer tarafından telefon ve teleksler kontrol altına alındı. Kısaca cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuna kadar askerden izinsiz kuş uçmayacaktı. Seçime iki gün kala meclis koridorlarındaki heyecan artık yerini korkuya bırakmıştı. Başta Demirel ve Ecevit olmak üzere iki partinin üst düzey yöneticileri ardı ardına tehditler almaya başladı. Gazeteci Cüneyt Arcayürek o günlerle ilgili verdiği bir mülakatta Süleyman Demirel'in nasıl tehdit edildiğini şu şekilde aktarmıştı;


    ''Demirel'in evinde kendisiyle istişare yaparken telefon çaldı. Telefon telefonu açarak dinledi; bu sırada bende tam Demirel'in karşısında oturmaktaydım. Demirel'in surat ifadesinin değiştiğini gördüm ve Demirel'den beklenmeyecek şekilde bağırmaya başladığını gördüm. Demirel'den böyle tepkiler görmek çok ender rastlanacak, hatta görülmemiş bir durumdu. Demirel telefonun diğer ucundaki kişiye ''Siz kimsiniz?'' dedi. Zannedersem telefonun karşısındaki kişi ismini söyledi ve Demirel ''Rütbeniz nedir?'' dedi. Demirel bir süre sonra ''İsminiz ve rütbeniz yalan, buna inanmamı beklemeyin'' diyerek telefonu şiddetli şekilde kapattı. Bende meraklanarak ''Konu nedir?'' diye sordum. Demirel bir süre durarak ''Beni tehdit ediyorlar.'' dedi. Bende merak içerisinde ''Peki hangi konuda tehdit ediyorlar?'' diye sorma ihtiyacı duydum. Demirel ''Cumhurbaşkanı eğer Faruk Gürler olmaz ise olacaklardan mesul olmayacakları konusunda tehditler alıyorum.'' dedi.


    Aynı dönemde Adalet Parti Milletvekili olan Nahit Menteşe'de aynı tehditlerden nasibini almıştı;


    ''Telefon çaldı ve açtım. Telefondaki kişi ''Türk silahlı kuvvetleri adına konuşuyorum.'' dedi. Kendisini tanıtırken albay olduğunu söylemişti. Açıkçası tüm konuşma boyunca oldukça sert bir üslupla ve tehditkâr konuşmasına devam etti. Ben ise karşımdaki kişiye ''Salı günü bir seçim yapılacak; ben ise irademi kullanacağım.'' dedim. Karşımdaki albay ise ''Sadece iradeni kullanmıyorsun.'' dedi ve bu aşamadan sonra konuşma iyice sertleşmeye başladı. Bu sırada yanında bulunan ve tanıdığım bir paşa telefonu alarak benimle daha mülayim bir şekilde konuştu ve ''Çok dikkatli olmalısınız. Bu seçimlerde türk silahlı kuvvetlerinin adayına lütfen oy veriniz.'' diyerek telefonu kapattı.''


    Sağ partiler kadar sol partilerde aynı markaja alınmıştı ve CHP lideri Bülent Ecevit’te Demirel gibi tehdit alanlar arasındaydı.


    ''Tanıdığım bir general cumhurbaşkanlığı seçim turlarının başlayacağı tarihlerde beni alenen ölümle tehdit etti. Bu tehdit üzerine ben generale ''Ya sizin isteğinize uyarak siyasi anlamda ölüm seçeneği ile karşı karşıya kalacağım; yada sizin isteğinizi kabul etmediğim için öldürülme ihtimaliyle karşı karşıyayım. Bana göre 2. Seçenek benim için daha onurlu olur.'' şeklinde cevapladım.''


    13 Mart 1973 sabahı Türkiye siyaseten böyle bir gerilimin içerisindeydi ve bu tarihte gerilim tepe noktasına ulaşmıştı. Çünkü o gün cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktı. İşte bu Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin o güne kadarki en tarihi günlerinden birisiydi. Milletvekilleri ve yardımcılarıyla siyasi liderler erkenden meclise gelmişti. Dinleyici locaları ise tıklım tıklım doluydu. Genelkurmay Başkanı Sancar ile kuvvet komutanları da yerlerini almıştı. Ancak bir kuvvet komutanı bu seçime katılmamıştı. Bu eksiklik herkes tarafından da fark edilmişti. Meclisten ya Gürler paşa cumhurbaşkanı olarak çıkacak, yada yine askeri müdahale olacaktı.


    Meclis daha önce böyle bir gün yaşamamıştı demiştik. Çünkü meclis koridorlarında sivil hükümetler iktidarda iken subaylar meclis koridorlarında bu kadar kalabalık şekilde hiç görülmemişti. Bu subaylar Gürler'in cumhurbaşkanı olması için açık açık kulis yapıyordu. Bazı subayların milletvekillerini tehdit ettiği ile ilgili söylentilerin yayılması üzerine koridorlar basın mensuplarına kapatıldı. Aslında subaylar dahi oylamanın sonucunu kimse tahmin edemiyordu. Adalet Partisi blok olarak liderleri Demirel'e bağlıydı. Kısaca Demirel ne derse o olacaktı. CHP'de ise durum biraz daha farklıydı. Ecevit’e karşı olan İnönücüler ve 12 Mart'ı destekleyenler Gürler'in cumhurbaşkanlığına olumlu yaklaşıyordu. Fevzioğlu ve diğer partilerden de Gürler'e destek olacak milletvekilleri de bulunuyordu. Oylamaya birkaç saat kala asker kanadı kendi adaylarının kazanacağına itimat ediyordu. Bütün bu güvene rağmen ordu içindeki çatlakta kendisini hemen göstermişti. Bir kuvvet komutanının olmaması bu çatlağın en büyük göstergesiydi. Bu oylamaya katılmayan komutan ise Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur idi. Bu sırada meclis kulislerinde tankların Ankara’ya doğru hareket ettiği ve Kara Harp Okulu öğrencilerinin de silah kuşandığı söylentileri yayılmaya başladı. Meclisin kaderi askerin isteği ile milletvekillerinin iradesi arasında sıkışıp kalmıştı. Siyasi liderlere de askere yakınlığı olan milletvekilleri aracılığıyla Gürler'e oy vermedikleri takdirde durumun vahim olacağıyla ilgili mesajlar iletilmekteydi. Bu ortamda seçimin başlayacağı ile ilgili anonslar yapıldığı sırada cumhurbaşkanlığı için üç adayın ismi listelerdeydi. Askerin adayı Faruk Gürler idi. Adalet Partisinin adayı ise emekli bir diğer paşa olan Tekin Arıburun'du. Üçüncü aday ise Ferruh Bozbeyli idi. Çünkü demokrat Parti grubu Faruk Gürler paşaya oy verme taraftarı değildi. Adalet partisinin gösterdiği bir adaya oy veremeyecekleri de aşikardı. Ancak ayrı bir aday gösterilmezse parti içerisinde kimin kime oy verdiği belli olmayacaktı ve parti içerisinde spekülasyona açık bir ortam doğacaktı. Bu sebeplerden dolayı Demokrat Partinin cumhurbaşkanı adayı’da parti başkanı Ferruh Bozbeyli seçilmişti.



    Seçimin sonucu bir yerde CHP grubunun aynı sıralarda başlayan toplantısına bağlıydı. Grup serbest bırakılırsa Gürler'e oylar kayabilirdi. Zira milletvekillerinin önemli bir bölümü halen Gürler'in cumhurbaşkanı olmasından yana tavır takınıyordu. Ecevit ise grup toplantısında yaptığı konuşma neticesinde istediği kararı kıl payı aldırdı. CHP Grubu meclise 5 dakika gecikme ile yerini alırken herkes alınan kararı merak ediyordu. CHP'li milletvekillerinin yerini almasıyla hemen oylamaya geçildi. Artık asker ile bir bölüm siyasiler arasında ki hesaplaşmanın son anları yaşanıyordu. İşte bu ortam içerisinde ilk tur oy atma işlemi tamamlandı ve sayıma geçildi. İlk tur taraflar için son derece önemliydi. Gürler'in akıbeti ilk turda belli olacaktı. Sayım tamamlanıp tasnif edildikten sonra meclis başkanı hoparlöre eğildi ve sonuçları açıkladı. Meclis başkanı sonuçları açıklarken meclis salonunda çıt çıkmıyordu. İlk tur sonucuna göre Adalet Partisinin adayı Tekin Arıburun 292 oy almış, Faruk Gürler 175 oy almış ve Demokrat Parti'nin adayı Ferruh Bozbeyli 45 oy almıştı. Açıklanan bu sonuç, meclis ve askerler üzerinde şok etkisi yaratmış ve meclisin dalgalanmasına neden olmuştu. En beklenmeyen gerçekleşmiş ve Gürler yeterli oy alamadığı gibi Arıburun'un dahi gerisinde kalmıştı. Cumhurbaşkanı seçilemediği için beklenmeden 2. Ve 3. Tur seçimlere geçildi. Ancak turlar sürdükçe Gürler'in oyları giderek azaldı. Açıkçası askerin hesapları tutmamış ve meclis askerin adayına yeşil ışık yakmamıştı. Bu olayların baş aktörü Faruk Gürler ise bütün turları arkalarda bulunan sırasından takip etti ve akşama doğru durum daha da netleşti ama Gürler paşa kendisine ayrılan koltukta oturmaya devam etti. Ordunun en yetenekli ve en çok sevilen komutanı siyaset oyununda siyasiler tarafından mağlup edilmişti. Bu gelişmeyle siyasetçiler adeta 12 Mart muhtırasından intikamlarını almıştı. Gürler ise aldığı bu mağlubiyetten sonra çok yaşamadı. Hastalandı ve yatağa düştü. Gürler paşa onurlu ve gururlu bir insandı. Yurtdışında tedavi olması için dönemin başbakanı Demirel'in örtülü ödenek üzerinden yardım etme teklifini geri çevirdi ve 2 yıl sonra vefat etti. Vefatını müteakip düzenlenen askeri törenle cebeci şehitliğinde defnedildi. Aslında meclis bu oylamadan önce veya oylama sırasında askerin içerisinde ki ayrılık ve zaafı biliyordu. Kısaca ordunun Faruk Gürler'in cumhurbaşkanı seçilmemesinden dolayı müdahale etmeyeceği siyasilerin kulağına bir şekilde askeri kaynaklardan gitmiş ve siyasilerde bu bilgiye göre tavrını koymuştu.


    FAHRİ KORUTÜRK’ÜN CUMHURBAŞKANI OLMASI


    Komutanlar bu olaydan sonra cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda ısrarcı olmadılar. Madem siyasetçiler Gürler'in cumhurbaşkanı olmasını istememişti; bunu anlayışla karşılamak ve kan davasına dönüştürmemek gerekiyordu. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanı Semih Sancar bir gazetecinin evinde Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel ile gizli bir buluşma ayarladı. Demirel ise bu buluşmayı önceleri inkar etti. Ancak genelkurmay başkanı gazetecilere verdiği demeçlerde tüm parti liderleriyle birlikte tabi ki Süleyman Demirel ile de görüştüğünü beyan etti. Bunun üzerine gazeteciler Süleyman Demirel'e dönerek genelkurmay başkanının kendisiyle görüştüğünü beyan ettiğini hatırlatınca Demirel gazetecilere tarihe geçen cevabı yapıştırmıştı; ''Dün dündür, bugün bugündür...''


    Askerlerin ikinci görüşmek istediği lider olan Ecevit ise bu görüşme isteğini evinde aldı. Kapında bir subayı görünce tutuklanacağını sanan Ecevit, eşi Rahşan hanıma tutuklanması halinde çanta hazırlayarak kendisine getirmesini istediği eşya ve kitapları söyleyerek evden ayrıldı. Ecevit genelkurmay başkanlığına vardığında kendisini Sancar paşa karşıladı. Semih Sancar paşa Ecevit ile yaptığı görüşmede;



    ''Biz parlamentomuzu böyle bilmiyorduk. Bu bizi çok etkiledi ve biz artık bu cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili süreçten elimizi çekmek istiyoruz. Dolayısıyla sizin de bu konuda yardımınızı rica ediyoruz.'' diyecekti.


    Artık asker bu işi siyasilere yıkmış, ancak siyasilerle kendilerinin ortak paydada buluşabileceği bir aday konusunda siyasilerinde fedakarlık yapmasını istiyordu. Sonuç olarak bu düğümü Demirel ile Ecevit’in çözmesi bekleniyordu. Yeni cumhurbaşkanı için herkes asker kökenli biri olması konusunda hemfikirdi. Ancak bu kişi kim olacaktı o meçhuldü. Ancak sonunda aranılan isim bulundu. Her iki kesimin de üzerinde anlaştığı isim emekli amiral ve Moskova büyükelçisi Fahri Korutürk idi. Bu seçimle tam orta yol bulunmuştu. Sonuç olarak Korutürk hem bir asker hem de bürokrasi içerisinde görev yapan bir sivildi. 6 Nisan 1973 günü Türkiye Cumhuriyetinin 6. Cumhurbaşkanı yeminini ederek, 101 pare top atışıyla görevine başladı. Korutürk'ün cumhurbaşkanı seçilmesi aynı zamanda 12 Mart'ın sonunu da ilan ediyordu. Türkiye yoldan çıkmış demokrasisini yeniden rayına oturtma yolunda önemli bir adım atmıştı.


    Tam 2 yıl süren bu ara rejim Korutürk'ün seçilmesiyle sona ermişti. 12 Mart muhtırası ile gerçekleşen solcu avını, Erenköy'deki işkence altında yapılan sorgulamalar, sansürü ve baskıyı ardında bırakırken amacına tam manasıyla ulaşamamıştı. Bu olaylara müteakip herkes gözünü 1973 yılının Ekim ayında gerçekleşecek genel seçimlere döndürdü. Mitinglerde meydanlar dolup taşıyordu. Herkes Demirel ile Ecevit’in aynı kararlılıkla ülkeyi demokrasiye taşımalarını bekliyordu. Yeni dönem 12 Mart öncesinde halkın tanıdığı eski aktörler ile başlayacaktı.


    14 EKİM GENEL SEÇİMLERİ


    12 Mart müdahalesinin geçmesiyle seçim alanlarının heyecanı siyaset sahnesinin 4 lideriyle yeniden geri gelmişti. Bu liderlerden en deneyimlisi yine Süleyman Demirel’di. Demokrat partinin bıraktığı bayrağı başarıyla devralmış, Celal Bayar ve arkadaşlarını etrafına toplamayıbilmişti. Aynı günlerin yükselen yıldızı ise Bülent Ecevit idi. Adı adeta değişimin simgesi olmuştu. Ecevit’in asıl çekiciliği sistem dışı konuşmasıydı. Meydanlarda düzenin bozuk olduğunu söylüyor, ''Toprak işleyenin, su kullananın'' diyordu. Ayrıca Ecevit toprak reformundan da meydanlarda sık sık bahsediyordu. Ecevit ileride kendisiyle özdeşleşecek olacak güvercini ve mavi gömleğiyle halkın umudu, sadece yaşam tarzıyla halkın içinden imajı uyandırıyordu. Özlem duyulan ve değişmesi istenilen bütün değerlere sahip çıkıyordu. Miting için gittiği her yer ''Halkçı Ecevit'' sloganlarıyla doluydu. Diğer bir siyasi aktör ise Necmeddin Erbakan idi. 12 Mart öncesinde şeriat istediği gerekçesiyle Erbakan’ın başında bulunduğu Milli Nizam Partisi kapatılmış, ama parti lideri Erbakan hakkında dava açılmamıştı. Erbakan 12 Mart sürecini İsviçre’de geçirmiş ve cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra yurda dönmüştü. Yurda döndükten sonra Erbakan Milli Selamet Partisini kurarak, teşkilatlanmasını kısa sürede tamamlamış ve yeni parti kısa sürede siyasi arenaya bir fırtına gibi girivermişti. Erbakan’ın Adalet Partisinin oylarını hedeflediği aşikardı. Siyaset sahnesinin 4. ve son aktörü ise Alparslan Türkeş’ti. Milliyetçi Hareket Partisi kısa sürede bozkurtları ile birlikte milliyetçi oyları elde etmek için meydanlardaki yerini aldı. Aslında 12 Mart muhtırası Türkeşede dokunmamıştı. Ancak Türkeş'de 12 Mart döneminde fazla ortalıkta görünmemeye özen göstermişti. İşte 14 Ekim seçimlerine bu partiler yukarıda zikrettiğimiz doğrultuda girdi.


    14 Ekim seçimlerinin sonuçları alındığında ise herkes şaşkındı. Çünkü Türkiye’de ilk kez sandıktan sol tandanslı bir parti olan CHP birinci çıkmış ve meclise 189 milletvekili sokmuştu. Bu sonuç, Cumhuriyet Halk Partisinin sırtını orduya ve devlete dayayarak politika yaptığı izleniminin de yıkıldığının bir kanıtıydı. Adalet Partisi ise büyük bir hayal kırıklığı içerisindeydi. Çünkü seçimlerden 2. parti olarak çıkmış ve meclise 153 milletvekili sokabilmişti. Erbakan'ın Milli Selamet Partisi ise hedeflediği gibi adalet partisinin oylarını çalmış ve 49 milletvekili ile 3. Parti olmuştu. Türkeş’in, Milliyetçi Hareket Partisi ise bu seçimde meclise sadece 3 milletvekili sokarak hezimet yaşamıştı. Seçim sonuçları krizin de habercisiydi. Çünkü hiçbir parti tek başına iktidar olamamıştı. Türkiye için artık koalisyonlar dönemi başlıyordu. Sağ ilk defa sandıkta bölünmüş ve parçalanmıştı. Çünkü merkez sağdan dinci ve milliyetçi partiler oy çalmışlardı. Türkiye 1974 yılına koalisyon sancılarıyla giriyordu. İlk akla gelen koalisyon ise Adalet Partisi ile Halk Partisi arasında yapılabileceğiydi. Ancak CHP ile AP bir araya gelemezdi. Çünkü Ecevit’te, Demirel'de hem siyasi kadrolarını hem de diğer teşkilatlarını birbirlerine karşı durmak üzerine hazırlamış ve miting meydanlarında birbirlerinin aleyhinde birçok söyleme imza atmıştı. Hatta seçimden önce Demirel verdiği demeçlerde ''Biz chp ile ancak savaşta bir araya gelebiliriz.'' dahi demişti. Hükümeti kurma görevi alan Ecevit'e tüm partilerden ret cevabı geldi. Bu dönemde 4 aylık bir hükümet krizi yaşandı. Oysa CHP örgütü iktidara susamış ve her yere ''Başbakan Ecevit.'' yazılmıştı. Sol içindeki düzenin değişimini isteyen devrimci kesimlerde Ecevit'i sıkıştırıyor, verdiği sözleri tutmasını istiyordu. Ecevit, yaşadığı bu baskıyla Milli Selamet Partisinin kapısını çaldı ve koalisyon görüşmelerine başladı. Aslında Milli Selamet Partisinin gönlünde adalet partisiyle bir koalisyon kurmak vardı. Ancak MSP lideri Erbakan ayağına gelen fırsatı kaçırmak istemiyordu. Anadolu sanayini ve esnafını temsil eden MSP'de milli sanayi ve karma ekonomi söylemleriyle CHP ile uyuşuyordu. Halkın hükümetten umutları ve beklentileri en üst seviyedeydi. Cumhuriyet tarihi boyunca karşı karşıya gelmiş bu iki güç ilk defa uzlaşacaktı. Veya uzlaştıklarını sanıyorlardı. Aslında kurulan bu koalisyon ateş ile barutun yan yana gelmesi olarak tabir edilebilir. Çünkü laik rejimin savunucusu CHP, rejimi yıkarak şeriat getirmekten bahseden ve kapatılan bir partinin devamı olan MSP ile kol kola girmişti.


    Ancak bu düş çabuk bitti. Uzlaşı ve barışın yerini gerilim aldı. Laikler ve dindarlar arasındaki balayını bitiren ise ''çıplak istanbul heykeli'' oldu. Başbakan yardımcılığı görevini üstlenen Erbakan ayağının tozuyla ilk icraat olarak İstanbul'un Karaköy meydanında bulunan güzel istanbul heykelini kaldırttı. Nitekim İstanbul’u simgeleyen güzel istanbul heykeli bir gece vinç ile kaldırılarak çöplüğe yollandı. Dolayısıyla bu icraatın arkasından hükümet içerisinde kıyamet koptu. MSP'liler bu heykelin güzel İstanbul olarak değil ''türk anası'' olarak takdim edildiğini iddia ediyor ve Türk kadınının böyle müstehcen bir şekilde heykelinin bulunmasına karşı çıkıyordu. Daha bu olayın sarsıntısı geçmeden hükümetin MSP kanadı bir genelge yayınlayıp bira satışlarını da yasakladı. Ardından Erbakan'ın ünlü sanayi hamlesi geldi. Erbakan milli sanayi kurmak adına durmadan fabrika temelleri atıyordu. CHP kanadı ise dişlerini sıkarak bu durumu izliyordu. Her geçen gün iki ortağın dünyaya çok farklı pencerelerden baktığı ortaya çıkıyordu. CHP'nin genel af ile hapishanelerin kapısını açması ve solcularında af kapsamına alınması MSP ile bir başka krizi tetiklemişti. Artık her iki tarafta bu iş böyle gitmez diyordu ki; tam o günlerde Kıbrıs’tan bir haber geldi ve bütün her şeyi unutturu verdi. Atina’da ki askeri cunta, Makarios'u devirip yıllardır düşledikleri ENOSİS'i gerçekleştirmek için harekete geçmişti. Ecevit tüm iç sorunları bir kenara bırakarak Kıbrıs'ın diğer garantörü olan İngiltere’ye hareket etti. Hareket etmeden önce Ecevit genelkurmay başkanı ile görüşerek savaşa hazırlıklı olunması talimatını verdi. Eğer İngiltere’de çözüm üretilemez ise Kıbrıs'a çıkartma yapılacaktı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa sınırlarının ötesinde son derece riskli bir harekata girişecekti. Bu olayın ülkenin tüm dış ilişkilerini yıllar boyunca etkileyeceğini o sırada kimse tahmin edemezdi.


    KIBRIS BARIŞ HAREKATI SONRASI SİYASİ GELİŞMELER



    Daha önce hazırladığım şu yazıda (Bkz. Kıbrıs Barış Harekatına Giden Yol
    ) Kıbrıs barış harekatını teferruatlı şekilde sizlerle paylaşmıştım. Bundan ötürü harekat sırasında yaşananları tekrar ederek yazıyı uzatmanın manası yok. Ancak harekat sırasında Türkiye’nin nasıl birbirine kenetlenebileceğini görmemiz bizim için en önemli olgulardan birisi olmalıdır. Kıbrıs harekatı, Türkiye’de ise 1970’li yıllarda ve daha sonraki yıllarda bir daha hiç yaşanmayacak bir birlik havası estirmişti. Türkiye’de sağcısı, solcusu, işçisi, işvereni, öğrencisi ve memuruyla halk birbirine kenetlendi. Bu sevgi ve coşku selinin adresi ise başbakan Bülent Ecevit idi. Halk bu dönemde Ecevit’i ‘’Kıbrıs fatihi’’, ‘’Dünyaya kafa tutan adam’’ ve cesur bir lider olarak görüyordu. Ancak yukarıda da zikrettiğimiz gibi batı dünyası tam aksine Ecevit’in hanesine bir eksi puan daha koyuyordu. Kıbrıs harekatı ise bardağı taşıran son damlaydı. Özellikle Washington yönetimi ikinci kez Ecevit hükümetiyle karşı karşıya gelmişti. Washington yönetiminin Ecevit ile ilk karşılaşması ise Ecevit hükümetinin haşhaş ekimini serbest bırakmasından dolayıydı. 12 Mart döneminde Amerika’nın baskısıyla yasaklanan haşhaş ekimine Ecevit’in yeniden izin vermesi Amerikalılar tarafından daha önce bir not edilmişti. Aslında haşhaş üretimi bir bölüm çiftçinin tek geliriydi. Amerika ise bu yasakla ülkesinin uyuşturucu sorununu çözebileceğini düşünüyordu. Aslında bu yasaklamayla bir çözüme ulaşamayacaklarını kendileri de biliyordu; ancak bu yaklaşım Amerikan kamuoyunun hoşuna giden bir adımdı. Kısaca Amerikan hükümeti tribünlere oynamayı seçmişti. Ecevit hükümeti Washington’u dinlemeden birde Kıbrıs’a müdahale etmişti. Dolayısıyla Türkiye batılı Ülkerlerle birlikte Amerikalılar tarafından aforoz edildi ve ambargo kararları ardı ardına gelmeye başladı. Konuyla ilgili Ecevit ise verdiği demeçlerde ambargo kararlarının Kıbrıs Barış Harekatı yüzünden değil haşhaş ekiminden dolayı uygulandığını beyan etmiştir. Ecevit haşhaş ekimini serbest bırakma kararının hükümet olarak 1 Temmuz'da alındığını belirtmiş ve bu karardan birkaç gün sonra yani Kıbrıs’ta darbe gerçekleşmeden önce Amerikan Senatosu tarafından Türkiye’ye karşı yaptırımların onaylandığını belirtmişti. Amerika ile Türkiye arasındaki gerilim o kadar tırmandı ki Amerika’nın Türkiye büyükelçisini geri çekeceği söylentileri bile çıktı. Dahası Pentagon'un askeri operasyon yapması veya Türkiye’nin NATO’dan çıkartılması gibi konuşmalarda ayyuka çıkmıştı. Türkiye artık eskisi gibi sırtı sıvazlanıp, hoşuna giden sözlerin söylendiği bir müttefik olmaktan çıkmıştı.


    Bununla birlikte hem haşhaş ekiminin serbest bırakılması, hem de Kıbrıs Barış Harekatı neticesinde uygulanan ambargolar Türkiye ekonomisi için zor bir dönemin başlangıcının habercisiydi. Bu ambargoyla birlikte 1973 yılında dünya genelinde yaşanan petrol krizi Türk ekonomisinin belini iyice kırmıştı. 1973 yılında yaşanan bu krizle petrol fiyatlarının birdenbire astronomik artışıyla birleşince yıllar boyunca sürecek büyük bir ekonomik krizin ilk işaretleri de ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu kriz sokaktaki insana büyük zamlarla yansıtılıyordu. Artık benzin bulunamaz olmuş, halk tüp gaz, şeker ve yağ için uzun kuyruklarda beklemek zorunda kalıyordu. Kıbrıs fatihi olarak alkışlanan Ecevit birdenbire kuyruklar döneminin mimarı olmakla suçlanmaya başlamıştı.


    Kıbrıs zaferinin sarhoşluğu hükümet içerisinde yukarıda zikrettiğimiz ekonomik sorunlardan ve siyasi çekişmelerden ötürü çabuk geçti. Çünkü türk siyaseti yine iç sorunlarına ve ünlü kavgalarına dönmüştü. İlk çatışma ise tabi ki koalisyon ortakları arasında belirmişti. Aslında hem Kıbrıs zaferinin paylaşılması, hem de ekonomik kriz hükümeti ciddi manada sarsmıştı. Milli Selamet Partisi Kıbrıs'ın tamamının ele geçirildikten sonra Rumlar ile masaya oturulmasını savunuyor. Rumlarla adanın tamamını alındıktan sonra bir anlaşma sağlandığı takdirde şimdi verilenden daha fazlasının bile alınacağını savunuyordu. Ecevit ise MSP’nin bu harekatı bir cihat veya fetih havası vermesinden rahatsızdı. Ayrıca Ecevit, MSP’nin bu tutumunun dünyada ciddi kuşkular uyandıracağından çekiniyordu.


    1. MİLLİYETÇİ CEPHE HÜKÜMETİ


    İşte bu nedenlerden dolayı iki ortak ayrılma kararı aldı. Aslında bu iki parti ayrı dünya görüşlerine sahip ve yan yana çalışması çok olası olmayan bir oluşumun içerisine girmişlerdi. Dolayısıyla bu evliliğin yürümeyeceği baştan belliydi. Hükümetin istifa etmesiyle Türkiye için yepyeni ve karanlık bir dönem başlıyordu. Yaklaşık 6 ay boyunca meclisten yeni bir hükümet formülü çıkarılamadı ve ğlke hükümetsiz kaldı. Ekonomik kriz ve siyasi belirsizlik sokaklardaki tansiyonu günden güne arttırdı. Ülke adeta sağ ve sol kamplara bölünmeye başlamıştı. Hem mecliste hem de sokaklarda hızlı bir ayrışma yaşanıyordu. Dahası taraflar birbirlerini vatana ihanet ile suçlayacak kadar uzlaşmaz ve sert bir dil kullanmaya başlamışlardı. Sonunda meclisteki kilidi Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel çözdü. Demirel'in bir başka meşhur sözü olan ''Demokrasilerde çareler tükenmez'' sözü işte bu dönemde gündeme gelmişti. Mart ayında oluşturulan bu yeni koalisyonda merkez sağın geleneksel temsilcisi Adalet Partisi, İslam’ın bayraktarı Milli Selamet Partisi, sokağı kontrol eden Milliyetçi Hareket Partisi ve sağda statükonun bekçisi olan Güven Partisi bulunuyordu. Bu koalisyona katılan partilerin kendilerine verdikleri isim ise ''Milliyetçi Cephe'' hükümetiydi. Aslında bu isim çok tehlikeli dönüm noktasını işaret ediyordu. O dönemde Milliyetçi Hareket Partisi merkez karar yönetim kurulu üyelerinden birisi olan Taha Akyol milliyetçi cephenin kuruluş mantığında ki hatayı şu şekilde anlatmıştır :


    ''Milliyetçi cephe kurulurken bütün Türkiye’nin hükümeti olmak ve tansiyonu düşürmek gibi bir rasyonellikle değil; Ecevit ile birlikte yükselen solu durdurmak ve solun karşısında bir baraj oluşturmak gibi negatif bir duyguyla kurulmuştu. Dolayısıyla yükselen solun peşindeki milyonlarca insan bu hükümeti kendilerine karşı düşman olarak gördüler. Milliyetçi cephenin temel hatası aslında bir ''cephe'' olmasıydı ve cephe mantığıyla hareket etmesiydi.''


    Milliyetçi cephenin varoluş nedeni sola karşı duyulan tepkiydi. Hükümettekiler, sol güçlerin ülkeyi adım adım komünizme sürükleyeceğine inanıyorlardı. Ecevit’in şahlandırdığı solu dizginleyerek bu işe ''dur'' demek gayeleriydi.


    Solun sadece mecliste dizginlenmesi yeterli görülmemişti. Asıl sokaklarda da Sol’a ''dur'' denmeli ve gelişmesi engellenmeliydi. Bunun için biçilmiş kaftanda ülkücü kesimdi. Bu kesim zaten hem eğitimli hem de deneyimliydi. Yaklaşık 5 yıldır ülkücüler özel kamplarda eğitiliyordu. Bu eğitilenlerin ise adları ''komando'' olarak anılıyordu. Ülkücüler milliyetçi cephenin kanatları altında sol'a karşı başlattıkları cihatta yalnız kalmayacaktı. Bu oluşumdakiler devlet kolluk güçlerinin sempatisine de sahiptiler. Ülkücüler devleti koruduklarını ve devlete sahip çıktıklarını iddia ediyordu. Devletin kolluk güçleri de ülkücülere kol kanat geriyordu. O tarihte savcılıklara dosya olarak gönderilen adam öldürme olaylarında ülkücü kesimin sanık olduğu bazı davalarda, sanıklar savcılığa çeşitli sağlık raporlarını ibraz ediyordu. Savcılık makamı bu raporların gerçek olup olmadığını araştırdığında ise çeşitli bürokratik engeller karşılarına çıkıyor ve engelleniyordu.


    KONTRGERİLLA ÖRGÜTLENMESİ HAKKINDA!


    İşte tam bu sıralarda devletin içerisinde bir başka gizli örgütün adı duyulmuştu. Uzun yıllardır varlığı bilinen, ancak herkesin elle tutamadığı, gözle göremediği bir örgüttü. Bu örgütünde hedefi ülkücüler ile aynıydı. Solu ne pahasına olursa olsun durdurmak... Bu örgütün adı ise Kontrgerilla idi. Kontrgerillayı kamuoyunun gündemine ilk defa Bülent Ecevit sokmuştu. Çünkü örgüt maddi sıkıntı içerisindeydi. Ödenek için dönemin Genelkurmay Başkanı Semih Sancar para bulabileceği tek adresi, yani başbakan Ecevit’in kapısını çaldı. Ecevit ile genelkurmay başkanı arasında gerçekleşen görüşmede Ecevit bu ödeneğin ne için istendiğini sorduğunda, genelkurmay başkanı ''özel harp dairesi'' için istendiğini belirtti. Ecevit o güne kadar genelkurmay içerisinde böyle bir kuruluş olduğundan haberdar değildi ve bunu genelkurmay başkanına da iletti. Genelkurmay başkanı ise bu kuruluşun masraflarının o zamana kadar Amerikalılar tarafından karşılandığını Ecevit’e iletti. Ecevit bu kuruluşun ne iş yaptığını sorduğunda ise genelkurmay başkanı ''Türkiye’nin bazı bölgelerinin işgale uğraması durumunda yeraltı faaliyetini organize ederek bazı vatanseverleri ömür boyu görevlendirir ve bir takım gizli silah depoları bu birim kontrolü altındadır.'' dedi. İşte kontrgerillanın varlığı hükümetin en tepesindekiler tarafından bile ancak böyle bir gereklilik sonucu öğrenilebilmişti. Aslında bu örgüt NATO tarafından olası bir Sovyet işgaline karşı kurulmuştu. İşgal durumunda örgüt gizlendiği yerden çıkacak ve toprağa gömdüğü silahlarını alarak harekete geçecekti. Bu örgütün her ülkedeki ismi de farklıydı. Mesela Fransa’da ''Rüzgar Gülü'', İtalya’da ''Gladyo'' ve Yunanistan’da ise ''Kuzu Postu'' olarak biliniyordu. Aslında kontrgerilla diye bir örgüt yoktu. Sadece bu kullanılan yöntemin adıydı. Söylentilere göre bunu yönetenlerde genelkurmaya bağlı olan Özel Harp Dairesi'nin sivil uzantılarıydı. Bu uzantıların amacı halk direnişe çekmek, gerekirse örgütlemekti. Kimsenin yasal bir statüsü yoktu, isimleri bilinmiyor, yakalanamıyor ve yargılanamıyorlardı.


    SAĞ İLE SOL GRUPLAR ARASINDA İLK KANIN AKITILMASI VE ODTÜ OLAYLARI


    Ecevit döneminde bayrak açan sol şimdi gerilemiş ve savunmaya geçmişti. Milliyetçi Cephe solu durdurmak için hükümete yerleşmiş ve sokaklarda ülkücülere emanet etmişti. 1974-1975'in Türkiye’sinde hızla sağ ile sol kamplaşması gerçekleşmeye başlamış ve her iki taraf bombalı saat gibiydi. Bir kıvılcımın ise bu bombayı patlatması yeterliydi. Bu kıvılcım İstanbul’da 1974 yılının Aralığında İstanbul Üniversitesinde çaktı. Mühendislik fakültesi öğrencisi Şahin Aydın bıçaklanarak öldürüldü. Bu olay 12 Mart sonrası gerçekleşen ilk siyasi cinayetti. Sol görüşlü öğrenciler Aydın'ın cenazesini büyük bir gövde gösterisine dönüştürdüler. Artık Türkiye’de cinayet çarkı dönmeye başlamıştı. Sol adına devrim yapmak için yola çıkanlar, devleti korumak adına silahlanan ülkücüler birbirlerine kıymaya başladılar. Her gün yeni bir bıçaklama, kurşunlama ve bombalama haberi gazetelerde yer almaya başladı. Halk içerisinde ölüm giderek kanıksanmaya ve vak-ı adliyeden görülmeye başladı. Dönemin gazeteleri trafik kazaları gibi anarşi raporları yayınlamaya ve ölenlerin listelerini vermeye başladılar. İşin ilginç yanı hem devrimciler hem de ülkücüler kendilerini savunduklarını iddia ediyordu. Suç hep karşı taraftaydı. Her iki tarafın hedefi birdi; ''Türkiye’yi kurtarmak'' istiyorlardı. Kendi düşüncelerine göre ve kendi görüşlerine göre bir Türkiye kurmak için silaha sarılmışlardı. Ülkücüler gibi sol'da boş durmuyordu. Ülkücü hareketin karşısındaki devrimci cephe 12 Mart döneminde sarsılmış, ama yok edilememişti. Yasadışı kabul edilen Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C), Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) ve Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO) yeniden örgütlenmesini tamamlamıştı. Ecevit hükümetinin çıkarttığı genel af ile lider kadroları serbest kalmış ve yeniden toparlanmışlardı. Dönemin en büyük örgütü ise Devrimci Gençlik (DEV-GENÇ) ve Devrimci Yol (DEV-YOL) idi. Dev-Genç solcular içerisinde en önemli gücü bünyesinde bulunduran örgüttü. Dev-Genç önce üniversitelerde örgütlenmesini tamamladı. Daha sonra liselere, Anadolu’ya ve gecekondulara doğru yayılımını tamamladı. Aynı yolu dev-yol’da izlemiş ve güçlenmişti. Bu iki örgütün resmi olarak 74 tane şubesi bulunmaktaydı. Türkiye genelinde etkilediği kitle ise yüzbinler ile ifade ediliyordu. Bu dönemde her üniversite adeta kale görevi görüyor ve fakülteler iki taraf arasında el değiştirip duruyordu. Yüksekokul ve fakültelerde sık sık karşılıklı baskınlar düzenleniyor ve karşı saldırılarla yine el değiştiriyordu. Bununla birlikte boykotlar ile eğitim engelleniyor ve öğrencilerin can güvenliği bir türlü sağlanamıyordu. Devrimciler ile ülkücüler arasındaki savaşın en can alıcı laboratuvarı ise Orta Doğu Teknik Üniversitesiydi. ODTÜ’de 8 Kasım 1973 tarihinde Kissinger ile ilgili bir boykot sırasında saldırı gerçekleşmiş ve 3 kişi yaralanmıştı. Bu olayın üzerine ODTÜ’de 9 aylık bir boykot başlatılmış ve bu boykot sırasında okul servisinin taranması sonucu Semih Erbek isminde öğrenci ölmüştü. Solun kalesi olarak bilinen ODTÜ’de bu olayların gerçekleşmesi üzerine rektör görevinden alındı. Bununla birlikte 300 ülkücü işçi kimliğiyle kampüse sokuldu. Bu gelişmeler üzerine ODTÜ bir anda savaş alanına döndü. Bu olaylardan sadece öğrenciler değil, öğretim görevlileri de baskı altına alınmaya başlamıştı. Bu olaylar ve direniş üniversiteyi kapanma noktasına kadar getirmişti. Ülkücülerin ODTÜ içerisinde tutunma çabasının nafile olduğunun anlaşılmasıyla ülkücülerin okulu ele geçirme planı böylelikle kırıldı. Ancak aylardır süren gerilimde sağcıların üniversiteyi terk etmesinden hemen önce patladı. Rektörlük önünde toplanan öğrencilerin üzerine önce bomba atıldı, sonrada otomatik silahla ateş edildi. Bu saldırı sonucu 1 kişi öldü, 36 kişi yaralandı. Olaya tanık olmuş ve dönemin ODTÜ Öğrenci Temsil Konseyi Üyesi olan Ahmet Asena olayı şu şekilde anlatmıştı;


    ''Öncelikle çok iyi planlanmış ve organize bir saldırı olduğunu belirtmem gerekiyor. Bütün herkes rektörlük binasının önünde toplandığı sırada, rektörlük binasının olduğu bölgeden bir ses bombası atıldı. Ses bombasının patlamasıyla herkes o yöne toplanmaya başladı ve askerlerde geldi. Herkesin toplandığı anda okulda karakolda görevli askerlerin ve komutanları olan yüzbaşının üzerine doğru büyük bir bomba atıldı. Bombanın atıldığını görenler ''bomba geliyor'' şeklinde bağırarak herkesi uyardı. Ben bombanın bize doğru geldiğini görünce yüzbaşıyı rektörlüğe doğru ittim ve komutan 2-3 metrelik yerden yuvarlanarak düştü. Ben ise kendimi başka tarafa doğru attım ve bombanın etki alanından kurtuldum. Ancak bombadan kaçamayan bir arkadaşımız öldü ve birkaç arkadaşımızda yaralandı. Bomba patlar patlamaz bu kez üzerimize ateş açılmaya başladı. Yine ses bombasının atıldığı rektörlük istikametinden ciddi bir yaylım ateşi kalabalığa yöneltilmişti. Herkes panik halinde kaçışırken ateş kesildi ve ateşi açanlar bir minibüse binerek olay mahallinden kaçtı.''


    Sonuç olarak bu anarşi döneminde ODTÜ içerisinde yaşanan olaylara bakıldığında 16 kişinin öldüğü ve birçok insanın yaralandığı görülebilir.


    APOCULAR VE ASALA HAKKINDA!


    Türkiye’yi uzun yıllar hatta günümüzde dahi uğraştıran ve korkunç şekilde kan akmasına neden olacak bir başka gelişmenin filizleri de aynı dönemde boy gösterecekti. Ankara üniversitesi siyasal bilgiler fakültesinde okuyan halim, selim görünüşlü bir öğrenci 16 arkadaşıyla birlikte Dikmen’de bir evde buluştu. Bu 16 kişinin adı daha önceleri sol örgütler içerisinde anılıyordu. Bu 16 kişi artık kendi örgütlerini kurmaya karar vermişlerdi. Karışık bir dönemin sağladığı olanaklardan yararlanmak istiyorlardı. Bu kişiler bağımsız bir Kürt devleti kurmak istiyorlardı. Bunun için ise silahlı eylem kararı alacaklardı. Artık konuşmanın değil silaha sarılmanın vaktiydi. Ülkede kendini gösteren terör ortamı bu grup içinde biçilmiş kaftandı. İşte Dikmen’deki bu buluşmada toplananlar silah üstüne ant içerek adlarını dikmendeki toplantıyı organize eden Abdullah Öcalan’dan aldılar. Artık onlara ''Apocular'' denilecekti.


    Yine o günlerde Türkiye’de herkesin hafızasından silinmiş ve unutulmuş bir kan davası 22 Ekim 1975 günü Viyana'da yeniden hortlatıldı. Bu tarihte Türkiye’nin Viyana’daki büyükelçisi Daniş Tunalıgil 3 ermeni militan tarafından öldürüldü. Katiller 1915'de yapıldığı iddia edilen sözde ermeni soykırımının intikamını aldıklarını dünyaya açıklamalarıyla duyurdular. Bu örgütün ismi ise ''ASALA'' idi. Asala'nın açılımı ise Ermeni Ulusal Kurtuluş Ordusu idi. Viyana büyükelçisinin öldürülmesinin üzerinden 2 gün geçmişti ki bu kez Paris büyükelçisi İsmail Erez'de yine aynı şekilde katledildi. Bu olaylarla 40 Türk diplomatının yaşamına mal olacak bir suikastlar serisi başlamış oluyordu. Asala'nın eylemleri 80'li yıllarda gerçekleştirdiği Esenboğa Havalimanı saldırısıyla son noktasına ulaştı. Asala ardında hafızalardan silinmeyecek birçok eylemle birlikte dehşete düşüren eylemler ve masum insanların dökülmüş kanlarını bıraktı.


    DİSK’İN ÜLKE İÇİNDEKİ ETKİSİ VE KANLI 1 MAYIS OLAYI


    Türkiye içte ve dışta kan kaybetmeye devam ediyordu. Bu olayların olduğu günlerde bir daha hayatımızdan hiç çıkmayacak bir başka canavar ülkemize musallat olmaya başlamıştı. Bu canavarın adı ise enflasyondu. O dönemde gelen son zamlarla ekmek 250 kuruşa, benzin 270 kuruşu satılmaya başlamıştı. Doların Türk Lirası karşısında değer kazanması devam etmiş ve 1 Dolar 15 Lirayı görmüştü.


    Milliyetçi cephe hükümetinin başta olduğu dönemde özetle ülke işte böyle bir cenderenin içerisindeydi. Ülke üzerinde bir yandan dış baskılar devam etmekte, diğer yandan ise iç sorunlarla uğraşmak zorunda kalıyordu. Ülke içerisinde anarşi artmaya devam etmiş ve buna bağlı olarak da kamplaşmada iyice hızlanmaya başlamıştı. Bu kamplaşma hızlandıkça terör artmaya başladı. Türkiye artık bir kısır döngünün içerisine girmişti. Aslında ülkedeki bu gelişmelerden orduda rahatsızdı. Teröre karşı devletin yeni bir mekanizma kurmasını istiyorlardı. Bu mekanizmanın adı ise ''Devlet Güvenlik Mahkamesi'' idi. Ancak askerin bu projesine hiç beklenmedik bir engel çıkacaktı. Bu engel ise Devrimci İşçi Sendikası (DİSK) gerçekleştirecekti. Disk o dönemin yıldızı parlamaya başlamış işçi konfederasyonuydu. Özel sektörde birçok fabrikada örgütlenmiş durumdaydı. Toplu sözleşmelerin ise inatçı ve katı bir pazarlıkçısıydı. Devrimci söylemlerinden dolayı işçilerin en çok tercih ettiği sendikaydı. Sendikanın ise 500.000 üyesi bulunuyordu. Disk bir beyanatıyla işçiyi sokağa dökebiliyordu. Disk’in beyanatı ile işçilerin sokağa inme durumunu ise herkes 1 Mayıs 1976 günü görmüştü. Bu tarihte Türkiye tarihinde ilk defa 1 Mayısı bahar bayramı olarak değil, işçi bayramı olarak kutlamıştı. Bunun öncüsü olan disk o gün yaklaşık 100.000 kişiyi taksim meydanında ki kutlamaları toplamayı başarmıştı. Bu kutlamalarda Türkiye tarihinde işçi yoğunluğu olarak en fazla kişinin katıldığı 1 Mayıs kutlamasıydı. Çoğu sol kesime göre bu 1 Mayıs kutlaması Türkiye’deki sol mücadelesinin taçlanması olarak düşünüyordu. İşte DİSK’in bu gücüne muhafazakar olan TÜRKİŞ’in 26 sendikası katılınca Milliyetçi Cephe Hükümetine karşı son derece güçlü bir muhalefet oluştu. Bu muhaliflere CHP bayrak olmuş, işçi meydanlara çıkmıştı. CHP ile disk devlet güvenlik mahkemelerine ''Özgürlükleri kısıtlayacağı ve demokrasiyi ortadan kaldıracağı'' gerekçesiyle karşı çıkıyordu. Disk ardı ardına gösteriler düzenledi ve tüm işçileri devlet güvenlik mahkemelerine karşı ayaklandırdı. Ülke bir anda grevler, iş bırakmalar ve direnişlerle sarsılmaya başladı. Disk sokaklarda, CHP ise mecliste öylesine sert bir muhalefet gerçekleştirdi ki milliyetçi cephe köşeye sıkıştı ve bahsi geçen yasayı geri çekmek zorunda kaldı. Bu olaylar ve yasanın mecliste geri çekilmesi, askerler arasında ülkeye yapılmış en büyük ihanet olarak algılandı. Devlet güvenlik mahkemelerinin hayata geçirilmemesi askerlerin gözünde ülkenin adeta teröre teslim edildiğinin ilanından başka bir şey değildi.


    Devlet güvenlik mahkemeleri şokunun yaşandığı 1976 yılının yaz aylarında Türk Silahlı Kuvvetleri bambaşka bir sıkıntı içerisindeydi. Zira tayin ve terfi dönemi yine gelip çatmıştı. Sorun ise bir kuvvet komutanlığına başbakan Demirel'in isteği üzerine bir Orgeneral varken Korgeneral’ in atanmasıyla ortaya çıkmıştı. Bu gelişme ordunun geleneklerini altüst edecek bir durumdu. Bu gelişmeyle Türkiye tarihinde ilk defa generaller mahkemeye başvurdu. Mahkeme generaller lehinde kararı bozunca, bu defa terfi bekleyen komutanlar emekli olmak durumunda kaldı. Emeklilik günlerini sayan generaller ise terfi ettiler. Bu gelişmeler sırasında emeklilik planları yapan generaller arasında olan ve gelecekten pek beklentisi olmayan Kenan Evren de bulunmaktaydı. Terfi alan Generallerden birisi olan Kenan Evren, Türkiye’nin en küçük ordusu olan Ege Ordu Komutanlığına atanmıştı. Ege Ordu Komutanı olan Kenan Evren'i o günlerde pek kimse tanımıyordu. Kenan Evren'in tanınırlığının az olmasının en büyük sıkıntısını da gazeteciler yaşayacaktı. Kenan Evren, Ege Ordu Komutanlığının başına geçtiği sırada gazetelere resminin basılması gerekiyordu. Ancak gazetelere basılan resim başka komutana aitti. Gazete Kenan Evren'in eline ulaştığında ise çok kızmıştı. Ancak gazetecilerin elinde hem resim yoktu, hem de paşayı tanımıyorlardı. Gazeteciler ikinci bir resim bularak yeniden gazete yayınladırlar. Ancak o resimde Kenan Evern'in resmi değildi. Ancak gazeteciler 3. Resim'de Kenan Evren'in gerçek resmini yayınlamayı başarabildiler.


    1977 yılına girilirken ülkede tam bir bunalım yaşanmaktaydı. Çünkü ekonomi artık felce uğramıştı. Merkez bankasının çekleri yurtdışında karşılıksız çıkıyor ve çoğu finans kurumu tarafından kabul edilmiyordu. Ayrıca döviz kıtlığı dayanılmaz safhalara gelmişti. Bu dönemde Bulgaristan parasını alamadığı için Türkiye’nin ithal ettiği elektriği kesmiş ve ülke içinde kısıntılar günde 11 saate kadar çıkmıştı. Irak ise aynı şekilde ödeme alamadığından petrol vermiyordu. Bu yüzden benzin istasyonlarında ki kuyruklar giderek uzuyor ve tüpgaz bulunamıyordu. Bu sıkıntılarla birlikte %200'lere varan zam furyası halkın belini iyice büküyordu. Aynı zamanda köyden şehirlere olan göç çığ gibi büyümeye devam ediyor ve her yeni gelen beraberin daha yeni sorunlarla kentleri kuşatıyordu. Bu göç dalgasıyla şehirlerde önceki dönemde az görülen gecekondu mahalleleri giderek çoğalmaya başlamıştı. Bu ortamda arabesk salgını yolunu şaşırmış ve ne yapacağını bilemeyen insanların feryadını simgeliyordu. Açıkçası Türkiye müthiş bir darboğaz ile birlikte değişiminde sancılarını yaşıyordu. Sadece şarkıların değil kentleri dolduran aç ve işsiz insanlarında umudu sol parti ve örgütlerdi. Solun parti olarak tek umudu ise Cumhuriyet Halk Partisiydi. CHP’nin arkasındaki en büyük güç ise DİSK idi. Sol CHP’nin şemsiyesi altında toplanmıştı. Solun amacı ise yine aynıydı; milliyetçi cephe hükümetini devirmek ve Karaoğlan’ı tekrar tek başına iktidara getirmek. Zaten o sıralarda milliyetçi cephe içerisinde çatlaklar kendini göstermeye başlamıştı. MSP, ülkücü terörden duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. MHP ise MSP'yi yeşil komünist olmakla suçluyordu. Bu ve buna benzer tartışmalardan dolayı sağdaki ayrışma hızlanmaya başlamıştı. İktidar ortakları bunca baskı altında daha fazla devam edemeyeceklerini görmüşler ve erken seçim kararı almışlardı.


    Sol cephe ise bu ortamda, yani seçimler öncesinde 1 Mayıs işçi bayramında dev bir gövde gösterisi yapma kararı aldı. Disk, ülkedeki sol gruplar ile görüşerek ''Gelin milliyetçi cephenin işini taksimde bitirelim.'' dedi. Bu gelişme havayı birden bire değiştiriverdi. Çünkü bu çağrı gerilimi arttırmıştı. Gerilim o kadar arttı ki milliyetçi cephe basını dahi halka o gün çıkmama çağrısı yapmaya başladı. Aslında korku duyan sadece sağ basın değildi. Çünkü çağrı yapan DİSK dahi korkuyordu. Çünkü sol fraksiyonlar içerisinde, özellikle Sovyet Yanlıları ile Çin Yanlıları arasındaki çatışma son günlerde giderek artıyordu. 1 Mayıs’tan 2-3 gün önce İstanbul ve İzmir'de 3 Sovyet yanlısının öldürülmesi gerilimi daha da tırmandırmıştı. İşte bu olaylardan ötürü DİSK, bu iki grubun kozlarını Taksimde paylaşabileceğinden çekiniyordu. DİSK Bu olayları önlemek için 20.000 sopalı işçiyi düzeni sağlamak için görevlendirdi. Planlama yapılırken hangi grubun hangi güzergahı izleyerek meydana ulaşacağı ve alanın neresinde duracağı daha önceden kararlaştırıldı. Ancak asıl dikkatleri çekmeyen sabahın alacakaranlığında aynı meydanın farklı noktalarına, kimsenin tanımadığı bazı kişilerin yerleşmeye başlamasıydı. Bunların bir bölümü taksimin göbeğindeki İntercontinental otelinin 213, 510 ve 713 numaralı odalarına yerleşmişti. Aynı gün olan olayları soruşturmak için görevlendirilen Cumhuriyet Savcısı Muhittin Cenkdağ'ın verdiği beyanatlarda;


    ''Olaydan bir gün önce İntercontinental resmi olarak kapatılıyor. Ancak uçakla bir sürü yabancı uyruklu insanlar Yeşilköy’e gelerek, olay gecesi otele yerleşiyorlar. Ancak bu kişiler otel kayıtlarında maalesef yok, ama bu kişilerin otelde bulundukları görgü tanıklarının ifadeleriyle sabit...'' demiştir.


    Bu kişilerin yerleştiği odalardan alanın her tarafı görünebiliyordu. Diğer bir grup ise Sheraton Otel'in çatısına çıkmıştı. Bazıları ise Sular İdaresi’nin duvarında konuşlanmıştı. Alanda görevli hiç kimse bunun nedenini sorgulamamıştı. Bu kişilerin kimlikleri ise hiçbir zaman belirlenemedi. Meydandaki seyyar ekiplerde erkenden yerlerini almıştı. Artık kanlı oyunun sergileneceği sahne hazırdı ve oyuncularını bekliyordu.


    Saat 13.00’dan itibaren gruplar dalga dalga Taksim’e doğru yürüyüşe geçmişlerdi. Gruplar içerisinde bayraklar açılmış, sloganlar atılıyor, şarkı ile türküler söyleniyor ve işçisi ile öğrencisi ile sol akın akın meydanı doldurmaya başlamıştı. Kimsenin beklemediği kadar fazla bir katılım vardı. Katılımcıların bir bölümü Beşiktaş’tan gelirken, diğerleri Saraçhane ve Tarlabaşı solunu kullanıyordu. Artık insan selinden dolayı kortejlerin ucu bucağı görünmez olmuş ve meydanda adım atacak yer kalmamıştı. Tabi ki bu kadar kalabalığın içerisinde bazı tartışmalarda olmuyor değildi. Örneğin alana sokulmak istenmeyen Dev-Genç'liler 50.000 kişilik bir grup halinde zorla güvenlik kordonunu yardılar ve meydana giriş yaptılar. Soğuk muamele gören bir diğer grup ise ''Maocular'' olarak tanımlanan Çin yanlılarıydı. Bu grup Tarlabaşında durduruldu ve alana sokulmak istenmedi. İşte böyle bir ortamda birkaç saatlik gecikmeyle konuşmasına başlayan DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler sözlerini bitirmek üzereyken Tarlabaşı civarında bulunan gruplar arasında itişmeler başladı. Bu itişmelerin arasında önce bir el silah sesi duyuldu. Ardından 2-3 el daha ateş edildi. İşte bu andan itibaren binlerce insan aniden panikledi. Kimse silahın nereden, kim tarafından ve kime karşı atıldığını anlayamamıştı. Belki de gruplar arasında bir çatışma gerçekleşiyordu? İşte kanlı 1 Mayıs o anda başlamıştı. Yüzbinlerce insan canını kurtaracak bir yer aramaya başladı ve ölümcül bir panik içerisindeydiler. Bu kargaşada yere düşen eziliyor ve bir daha kalkamıyordu. Aslında ilk iki silah sesi adeta bir sinyaldi. Çünkü bu iki ateşten hemen sonra 4 ayrı yerden bir yaylım ateşi başlamıştı. İlk anda Sular İdaresinin üstünden gelen kurşunlar paniği daha da arttırdı. Bu yoğun ateş ile birlikte İntercontinental oteli tarafından da silahlar ateşlenmeye başladı. Buradaki ateşlenen kurşunların hedefinde ise DİSK yöneticilerinin bulunduğu platform vardı. Ateş devam ederken sendika yöneticileri başkan Kemal Türkler'i aşağı indirerek olası bir kurşun isabetinden kurtarmıştı. Bu sırada meydandaki kalabalık ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Çünkü kimse olanlara bir anlam veremiyordu. Tam bu kargaşa içerisinde meydana nereden çıktığı tam anlaşılamayan beyaz renkli bir otomobil girdi ve insanların arasına daldı. Bunlar yetmezmiş gibi sahneye birde panzerler çıkmıştı ve bu panzerler kalabalığın paniğini arttıracak şekilde su sıkmaya başlamışlardı. Bir diğer yandan hem sis bombası hem de ses bombalarını atıyorlardı. Taksim artık tanınmayacak bir duruma gelmişti. Panzerlerin altında insanlar kaçamadıkları için eziliyordu. Taksimin hemen hemen her yanından gelen ateş oradaki topluluğu Kazancı Yokuşuna yönlendiriyor gibi duruyordu. Aslında başka kaçacak yerde yoktu. Dolayısıyla topluluk can havliyle kurtuluşu bulacakları Kazancı Yokuşuna doğru birbirlerini ezerek akmaya başladı. Bu kalabalık aynı anda yine beklenmeyen bir durumla karşılaştı. Kazancı Yokuşu zaten dar bir sokaktı; birde yokuşun ortalarına doğru yolu kapatacak şekilde bir kamyonet konulmuştu. Kalabalığın burada yapabileceği hiçbir şey yoktu. Çünkü can havliyle kaçan insanlar arkadan halen gelmekteydi ve önce olanlar sıkışmaya başlamıştı. Bu yüzden kanlı 1 Mayıs'da çoğu ölüm kazancı yokuşunda sıkışan insanlardan dolayı gerçekleşmişti. Bu korkunç olay aslında 15-20 dakikayı aşmamıştı. Seslerin kesilerek herkes dağıldıktan sonra koskoca taksim alanı bir savaş alanı gibiydi. Bayraklar, slogan dolu pankartlar ve insanların bırakıp kaçtığı eşyalar etrafa dağılmış, alan ölüm sessizliğine bürünmüştü. Geriye ise 34 ölü ve yüzlerce yaralı kalmıştı. Ölenlerin cesetleri bir araya toplandı, kimlikleri belirlendi ve sessizce morglara gönderildi. Böylelikle kanlı 1 Mayıs sona ermiş ve perde inmiş ışıklar sönmüştü.


    Ülke ise 1 Mayısta yaşanan olaylardan dolayı dehşete düşmüştü. Ülkeyi aylardır terör kasıp kavuruyordu; ama kimse böyle bir katliamı beklemiyordu. Olaylarda parmağı olduğu düşünülen 470 kişi gözaltına alındı. Olayın soruşturmasını yapan savcılar ilk duruşmada soruşturmanın genişletilmesini, esas faillerin bulunmasını ve bazı kamu görevlilerinin açıkça suçlu olduklarını iddia etmeleri üzerine, savcılar görevden alınarak yerlerine yeni savcılar görevlendirildi. Buradan anlaşıldığı üzere davanın bu şekilde yürütülmesini İstanbul Başsavcılığı istemiyordu. Kısa bir süre sonra ise bu tutuklananların çoğunun olaylarla ilgisinin olmadığı anlaşıldı ve serbest bırakıldılar. Geri kalanların mahkemesi ise 12 yıl sürdü ve yüzlerce dosya hazırlandı. Yeni davalar açıldı. Araya yine yıllar girdi ve davalar zaman aşımına uğradı. Sonunda hiçbir sanık ceza almadan dosya kapandı. Ancak 1 Mayıs olaylarının vicdanlarda açtığı yara hiçbir zaman kapanmadı ve hiçbir zamanda kapanmayacaktı. Kanlı 1 Mayıs olayları ile ilgili soru işaretleri ise günümüze kadar yanıtsız kalmaya devam etti. Kimilerine göre ise olayın yanıtları çok açık şekilde ortadaydı. Buna göre;


    ''Bir toplumsal olayın içerisine bir takım provokatörlerin girmesi ve bunların olayı provoke etmeleriyle birlikte bu olayı sabote etmeleri sonucu bu olay karşısında da polisin aciz kalması... Maalesef yaşanan bu 1 Mayıs olayı Türkiye'nin gelmiş geçmiş en büyük provokasyonlarından birisidir.'' olarak nitelendiriyorlardı.


    Olaylar sırasında kolluk kuvveti görevini üstlenen polis teşkilatının resmi açıklaması ise ''halkın paniğe kapıldığı'' şeklindeydi. Oysa dönemin Polis Müdürlerinden Recep Ordulu'ya göre paniğe kapılan sadece halk değildi. recep Ordulu Kolluk kuvvetlerinin de nasıl paniğe kapıldığını özetle şu şekilde anlatmaktaydı:


    ''Kolluk kuvvetleri arasında kimin ne yaptığı belli değildi. Panzerleri kontrol eden müdür tarafından panzerlerin meydana girmesi için emir verildi. Panzerlerin ise tek yaptığı şey paniği arttırıp ölü sayısını arttırmaktan başka bir şey değildi.''


    Bir başka görüşe göre 1 Mayıs olaylarının arkasında Amerika vardı. Amerikan yönetimi Türkiye’yi karıştırarak bir askeri darbeye doğru ülkeyi sürüklemek istiyordu. Ancak bu iddiaların gerçekliği de hiçbir zaman kanıtlanamadı.


    5 HAZİRAN GENEL SEÇİMLERİ


    Olaylar en çok CHP’yi sarsmıştı. Çünkü seçimlere kısa bir süre kala karşılaşılan bu olayın anlamını çözmek için özel komisyonlar oluşturuldu. Ancak bu komisyonlarda herhangi bir sonuç alamadı. Ancak CHP lideri yapılan açıklamalar ve komisyonların yaptığı çalışmaların sonuçsuz kalmasından tatmin olmamıştı. Bu işin peşini de bırakmaya niyetli değildi. Bunun için Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün yanına çıktı. Ecevit'e göre kanlı 1 Mayıs olaylarının arkasında kontrgerilla yani Özel Harp Dairesi olabilirdi. Ecevit cumhurbaşkanına bu şüphelerini hem anlattı hem de yazılı bir metin verdi. Bu görüşmeden sonra Ecevit, İzmir mitinginde de bu konuyu ilk defa halka açıkladı. Başbakan Süleyman Demirel ise CHP liderinin bu yaklaşımını hayal mahsulü görüyor ve şiddetle reddediyordu. Demirel'e göre yapılan tüm tahkikatlara rağmen devlet veya ordunun içerisinde böyle bir örgütün olmadığı aşikardı. Demirel, ordunun bir özel harp dairesi olduğunu kabul ediyordu. Ancak bu birimin kesinlikle Kontrgerilla gibi bir yapılanma barındıramayacağını iddia ediyordu. Kısaca Demirel, kontrgerilla isimli yapılanmanın hayalden ibaret olduğunu söylüyordu. Ancak Ecevit'in kendine göre haklı nedenleri yok değildi. 1977 yılının Nisan ve Mayıs ayları boyunca Ecevit yaşamının en zor ve tehlikeli günlerini geçirmişti. Çünkü miting için gittiği şehirlerde tam 3 kez ölümle burun buruna gelmişti. Ecevit'e karşı ilk saldırı Niksar'da gerçekleştirilmişti. Ecevit miting için gittiği Niksar'a gece yarısı varmıştı. Ancak yolda konvoyda bulunan araçlara ateş açılmış ve araçların camları kırılmıştı. Gece otele vardıklarında sabaha kadar herkes istim üstünde uyumuş ve ertesi gün meydanda yapacağı konuşmaya gittiğinde tehdit havasının büyük olmasından ötürü meydan neredeyse boştu. Ecevit ise konuşmasını resmen boş meydana yapmıştı. Ecevit'e karşı gerçekleştirilen ikinci saldırı ise Şirhan'da gerçekleşmişti. Bu kez meydan kalabalıktı, ama kalabalığın arasında kahverengi çarşaflı bir sürü kadın bulunmaktaydı. Bu kadınlar Ecevit konuşmaya başladıktan hemen sonra Ecevit'e taş atmaya başladı. Ecevit ise konuşmasını tamamlayamadan otobüsle şehri terk etti. Bu olayın hemen ertesi günü Erzincan'a gitti. Son saldırı ise 21 Mayıs günü İzmir Çiğli Havaalanında yaşandı ve tam anlamıyla Bülent Ecevit'e karşı düzenlenmiş bir silahlı saldırıydı. Özel bir silahla atılabilen bir kurşun Mehmet İsvan'ın araya girmesiyle Bülent Ecevit'e isabet etmesi engellenmişti. Bu olaydan 1 hafta dahi geçmeden yeni bir suikast girişimi bu defa başbakan Süleyman Demirel'in ihbar mektubu ile ortaya çıktı. Demirel, Ecevit'in taksim meydanında düzenleyeceği miting sırasında Sheraton Otelinden uzun namlulu silahla saldırıya uğrayacağını bildirmişti. CHP lideri Bülent Ecevit ise radyoya çıkarak bir çağrıda bulundu. Bu çağrıda;


    ''Hiç bir İstanbulludan düzenlenecek miting için Taksim’e gelmelerini bekleme hakkını kendimde görmüyorum. Ama ben ve eşim Taksim’de otobüsün üzerinde olacağız.'' dedi.


    Miting günü polis bu kez olağanüstü bir güvenlik önlemi almıştı. Her çatıda ve balkonda bir görevli bulunuyordu. Polis ise miting alanına giren her bir kişiyi üst aramasından geçiriyordu. Ecevit İstanbullulara ''gelmeyin'' demişti; ama İstanbullular taksimi yüzbinlerce kişiyle doldurmuştu. CHP’nin seçim öncesindeki en kalabalık mitingi taksim meydanında gerçekleştiriliyordu.


    1 Mayısı kim planlamış olursa olsun bir bakıma amacına varmıştı. Zira sol bu olayla birlikte daha da bölünmeye başlamıştı. Bunun sonucu olarak da kendi aralarında ki çatışmalarda artmaya başladı. Asıl önemlisi ardı ardına gelen suikast girişimleri ve terör halkı korkuttu. Dolayısıyla sol örgütler dalga dalga geri çekilmeye başladı. CHP’nin bir süre önce su geçirmez sanılan şemsiyesi seçim arifesinde deliniverdi. Bunca olay ve kavga içerisinde de 5 Haziran genel seçimlerine gidildi. Ancak sokaktaki insan bıkmış, yorulmuş ve günlük hayatın ağırlığını içinde ezilmişti.


    Seçim kampanyası yine Karaoğlan heyecanı ile açılmıştı. Ecevit yine güvercinlerini uçurdu, alanlara yine kalabalıkları topladı. Demirel ise çiftçilere nurlu ufuklar vaat etmeye devam etti. Erbakan, tüm partileri her zamanki gibi batı taklitçiliği ile suçlamaya devam etti. Türkeş, Sol’a karşı verdikleri mücadelede ölen taraftarlarıyla oy toplamaya çalıştı. Ancak sandıklar kapanıp seçim sonuçları açıklanınca kimse umduğunu bulamadı. CHP bir önceki seçimlere göre oy oranını arttırmış ve milletvekili sayısını 213'e çıkartmış, ama yine de tek başına iktidar için gerekli milletvekili sayısına ulaşamamıştı. Yani CHP’liler tam olarak umduklarını bulamamıştı. Adalet partisi ise 190 milletvekili çıkartmış, ama önceki seçimlere göre oy oranı ve milletvekili sayısında azalma olmuştu. Erbakan ise partisinin amblemindeki gibi bu seçimlerden anahtar parti olarak çıkmıştı. MSP’nin milletvekili sayısı ise 16'dan 25'e yükseltmişti. En büyük sürprizi ise MHP yapmıştı. Önceki seçimde 3 milletvekili kazanan parti, bu seçimde 16 milletvekili çıkartmıştı. Türkeş bu yükselişi 3 Hilal’in kalesi haline gelen orta Anadolu kentlerinden sağlamıştı. Bu arada siyaset tarihi 3 Haziran seçimlerinde kimi liderleri sahneden silmişti. Ferruh Bozbeyli'nin başında bulunduğu Demokrat Parti ile Turan Fevzioğlu'nun başında bulunduğu Güven Partisi bu seçimlerde hiçbir varlık gösteremeden tarihin tozlu sayfalarına katıldılar.


    Amma ve lakin seçimin sonuçları beraberinde bir kötü haber barındırıyordu. Çünkü seçim sonuçları meclisi kilitlemişti. Cumhurbaşkanı hükümeti kurmakla önce Ecevit'i görevlendirdi. Ancak CHP liderinin çalacak ve görüşebileceği bir siyasi parti kapısı yoktu. Çünkü önceki dönemde MSP ile bozuşup koalisyonu bozmuş, MHP ile ideolojik olarak bir araya gelemez ve Adalet Partisinin isteksiz olduğunu biliyordu. Dolayısıyla geriye tek bir seçenek kalıyordu. Ecevit azınlık hükümeti kuracaktı. Ancak Ecevit o formülü de hayata geçirmeyi başaramadı. Çünkü milletvekili sayısı bunu uygulamak için yeterli değildi. Ecevit hükümeti kuramayınca sıra seçimlerden 2. Parti çıkan Adalet Partisine geldi. Demirel, hemen eski ortaklarına döndü ve ''2. Milliyetçi Cephe Hükümetini’’ 22 Temmuz 1977 günü kurdu. Ülkede yaşanan bütün gerilim ve kavga ortamına, yükselen tansiyona rağmen ortaklar isimlerinden vazgeçmemişti. Yine kendilerine ''cephe'' adını vermişlerdi. Demirel koalisyonu ''hükümeti kurdurmayan, hükümeti kursun'' düsturuyla kurmuştu. Ancak hükümeti kuran koalisyon ortaklarının karşısında ciddi sıkıntılar bulunmaktaydı. Çünkü Kıbrıs ambargosu devam ediyor, petrol fiyatları halen yükselmeye devam ediyor ve ambargodan dolayı borç alınamadığı gibi altın dahi rehin verilemiyordu. Türkiye’nin gerçekleştirdiği bütün ihracat ise petrol ihtiyacını karşılamaya yetmiyordu.


    Bütün bu sıkıntılara rağmen Milliyetçi Cephe Hükümeti ülkedeki kamplaşmayı daha da arttırmaya devam ediyordu. Sağcı ve solcu gençler artık giyim kuşamlarından, sakal ile bıyık biçimlerine ve kullandıkları sözcüklere kadar ayrışmış durumdaydı. Örneğin solcu öğrencilerin bıyıkları aşağı doğru sarkık ve saçları ile favorileri uzunken, sağcı öğrencilerin saç ve sakal tıraşı muntazam olan ve bıyıkları daha kıvrıkça oluyordu. Kısaca favorilerin uzunluğu veya kısalığı bile bu ideolojik tercihlerin işareti sayılmaya başlamıştı. Sağ ve sol gruplar arasındaki egemenlik mücadelesi önce okullarda başlamıştı. Üniversiteler, liseler ve nihayetinde ortaokullar iki grup arasında paylaşıldı. Türkiye giderek önce şehir şehir sonra ilçe ilçe ve son olarak sokak sokak kurtarılmış bölgelere ayrıldı. Bunun sonucu olarak da gündelik sokak değişimleri söz konusu olmaya başlamıştı. Örneğin Seyrantepe’nin altı veya Tepecik sıcak çatışma bölgeleri olarak bilinmeye başlanmıştı. Ancak bu iş öyle bir çığırından çıktı ve kontrol edilemez hale gelmeye başladı ki iki yandaş grup yanlışlıkla birbiriyle çatışmaya başlamıştı. Örneğin solcuların 1 saat önce ele geçirdiği sokağa gelen başka bir sol grup sokağın yandaşları tarafından ele geçirildiğini bilmeden diğer solcu grup ile karşılarındakilerin ülkücü olduğunu farz ederek çatışabiliyordu. Sadece İstanbul değil, Türkiye de bu hizipleşmeden fazlasıyla nasibi almıştı. Örneğin orta Anadolu bölgesi Ankara dışında ülkücülerin kontrolündeydi. Batı ve Orta Karadeniz bölgesinde özellikle Trabzon ve Samsun ülkücüler ile devrimciler arasında paylaşılmıştı. Doğu Karadeniz ise solun kalesi konumundaydı. Akdeniz bölgesinde Adana adeta sokak sokak ülkücüler ile devrimciler arasında paylaşılmıştı. Ege'nin kıyı kesimleri solcu, iç bölgeleri ise ülkücülerin elindeydi. Marmara bölgesinde İstanbul dışında sol daha ağır basıyordu. Doğu ve güneydoğuda Erzurum, Elazığ ve Malatya'da ülkücüler bölgenin diğer illerinde ise sol ve yavaş yavaş filizlenen Kürt grupları bulunuyordu. Bu bölünmüşlük içerisinde iki yer vardı ki ayrışmanın resmen sembolü olmuştu. Fatsa'da ''Devrimci Yol (DEV-YOL)'' halk meclisleri kurmuş ve ilçeyi yönetir duruma gelmişti. 1977 yılına damgasını vuran en önemli olay ise İstanbul'un Ümraniye mahallesinde yaşandı. Sol gruplar hazine arazisini işgal etti ve parselleyip halka parasız olarak dağıtmaya başladılar. Yeni kurulan bu yerleşim yerinin adını ise 1 Mayıs mahallesi koydular. Buraya yerleşenler kendi özledikleri sol yönetim anlayışını, bu kurtarılmış bölgede uygulamaya koymaya başladılar. Bu yönetimin adı ise ''halk komiteleri'' idi. Böylesine bir oluşum gecekondular da ilk defa yaşanıyordu. Ancak bu oluşum devletin tepkisini çekmekte gecikmedi. 2 Eylül 1977 sabahı yıkım ekipleri polis eşliğinde mahalleye girdi. Polisin korumasındaki yıkım ekiplerinin amacı belliydi. Bu kurtarılmış bölgeyi yerledir etmek pahasına geri almak ve devletin otoritesini yeniden bölgede tesis etmekti. Polis yıkım sırasında büyük bir direnişle karşılaştı. Bütün mahalleli ayaklanmış ve çatışma çıkmıştı. Çıkan çatışma ise kısa sürede meydan savaşına benzer bir savaşa dönüştü. Bu şekilde 12 saate varan kanlı bir mücadele yaşandı. Hava kararmaya başladığında yıkım ekipleri 1 Mayıs mahallesini dümdüz etmişti. Yaşanan olaylarda 6 vatandaş ölmüş ve yüzlerce vatandaş yaralanmıştı. Yıkımdan sonra mahallenin adı değiştirilerek 1 Mayıs yerine Mustafa Kemal oldu.


    2. MİLLİYETÇİ CEPHE HÜKÜMETİNİN DÜŞMESİ ve KUVVET KOMUTANLIKLARINDAKİ ATAMALAR


    Bütün bu kavga gürültünün arasında o sırada İstanbul’un gözden uzak bir otel köşesinde gizli bir pazarlık sürüyordu. Bu pazarlıklarda türk siyasi hayatının ahlaki ve etik yönünden en tartışmalı transferi söz konusuydu. Ecevit^, Milli Cephe Hükümetini düşürmek ve iktidara gelmek için adalet partisini içinden vurmaya hazırlanıyordu. Çünkü Ecevit’in iktidara gelebilmesi için 13 oya daha ihtiyacı vardı. İstanbul Güneş Motel’de Adalet Partisinden 11 milletvekiliyle pazarlıklar bu yüzden başlatılmıştı. Görüşmeler neticesinde Ecevit Adalet Partisinden 13 milletvekilini partisine transfer etmişti. Bu transferi değerlendiren Demirel şunları kaydetmiştir;


    ''1 Oya 1 bakanlık sandalyesi verilmiş ve bu iş kimin ehil olduğu düşünülmeden yapılmıştır. Bu çok yanlış bir davranış ve hamledir. Bu 13 kişi içerisindeki kişilerden bazıları bana çok yakın kimselerdi. Ancak bakanlık cazibesine kapılan bu kişiler Ecevit'i seçtiler.''


    Ecevit ise bu 13 kişinin partilerinden ayrılmak istedikleri duyumunu almaları üzerine irtibata geçtiklerini belirtmiş ve bu ayrılmak isteyenlerin kendilerinden hiçbir şekilde bakanlık isteğinin olmadığını da beyan etmişti. Ecevit partiye yeni katılan 13 adalet partilinin hükümeti daha çok benimsemeleri için çoğuna bakanlık verdiğini ifade etmişti. Sonuç olarak Ecevit iktidar koltuğunu elde etmişti. 1977 yılının son günü yeni hükümet açıklanmış ve Ecevit’in partisine yılbaşı armağanı iktidar koltuğu olmuştu.


    1977 yılı kuvvet komutanlıkları içinde de hareketli bir yıl olmuştu. Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun'un 1 Haziran 1977'de, kanlı 1 Mayıs olaylarından sonra darbe girişiminde bulunacağı iddiasıyla başbakan Süleyman Demirel tarafından 200 asker ile birlikte resen emekliye sevk edilmişti. Gelecekteki genelkurmay başkanı olmasına kesin gözüyle bakılan Ersun’un emekliye ayrılması Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki dengelerin ve kıdem geleneğinin bir anda altüst olmasına neden oldu. Bu karışık dönem nedeniyle Genelkurmay Başkanı Semih Sancar'ın görev süresi bir yıl uzatılırken. Bu arada Kara Kuvvetleri Komutanlığına yani bir yıl sonra genelkurmay başkanı olacak isim konusunda bir anlaşmazlık baş gösterdi. Ortada kıdem sırasına göre 3 aday bulunmaktaydı. Adaylar ise 1. Ordu Komutanı Adnan Ersöz, 2. Ordu Komutanı Şükrü Olcay ve 3. Ordu Komutanı Ali Fethi Esener İdi. Başbakan Demirel, ilerde ileride siyasette kader birliği yapacağı komutanı yani 3. Ordu Komutanı Ali Fethi Esener’in Kara Kuvvetleri’nin yeni komutanı olmasını istiyordu. Bu tercih birden büyük bir tepki yarattı. En önemli itirazda eski bir asker olan cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'den geldi. Fahri Korutürk'e göre ordu içindeki teamülün bozulmaması gerektiğini belirterek Kara Kuvvetleri Komutanının 1. Ordu Komutanı Adnan Ersöz olması gerektiğini belirtti. Demirel ise istifa tehdidinde bulunarak isteğinde ısrar etti. Cumhurbaşkanı Korutürk ise bu isteğe direnerek kararnameyi iki kez geri çevirdi. Ancak ne Demirel ne de Korutürk geri adım atmayınca üç komutanın görev süreleri 30 Ağustos 1977 akşamı saat 17:00'da doldu ve emekliye ayrıldı. Böylece geriye o sırada hiç sözü edilmeyen ve dördüncü sırada bulunan en kıdemli olan Orgeneral Kenan Evren, beklenmedik biçimde 5 eylül 1977 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. İşte emekliliğini bekleyen ve emekli olduktan sonra nerede yaşayacağının hesabını yapan Kenan Evren birden bire kurtlar sofrasındaki yerini bu şekilde almış oldu. Bu sofrada ise Türkiye’nin en kanlı oyunları oynanacak ve gizli eller Türkiye’yi kanlı bir iç savaşa sürükleyecekti.


     
    Son düzenleme: 11 Oca 2019 14:56
  2. Integrale Mamba Mentality

    Integrale (Mamba Mentality)
    Mesaj Sayısı 2,518
    Üyelik Tarihi28 Oca 2011
    Yazılan olayların çoğunluğunu daha önceden birçok kez okumuş olmama rağmen üslubun akıcılığından mıdır nedir yine de bir çırpıda okudum. Paylaşım için teşekkürler.
     
  3. 007stargate (Üye)
    Mesaj Sayısı 412
    Üyelik Tarihi10 Tem 2010
    @Zero-X Eline sağlik ve yazilarini okumak gercekten zevk veriyor. Bir kac noktasina katilmasamda (aciklama yapmiyacagim, forumda hem gereksiz tartisma yaratiyor hemde forumda savundugum bazi degerlere karsi bir durumu delmiş oluyorum) onun haricinde asiri ders alinmasi gereken bir konu. Sadece degindigin o donem degil, ondan once ki 150 yil ve gunumuze kadar sekillenen bazi olaylardaki benzerlikler cok manidar. Umarim bazi insanlar ders manasinda bazi seyleri dusunurler pek sanmasamda...

    Edit: Değinmedende geçemiyeceğim. Okumayi seven ve akici yazan biri olmasan gercekten uzun yaziyorsun el-aman. :oleyo2::hhh::respect:
     
  4. Zero-X Üye

    Zero-X (Üye)
    Mesaj Sayısı 73
    Üyelik Tarihi6 Ağu 2018

    öncelikle iltifatınız ve teveccühünüz için teşekkür ederim. aslında bu yazının orjinali tek bir blok halinde yayınlanacak ve 11 eylül 1980 tarihinde bitecek. ancak bu sitede okunma oranının düşük olmasından ötürü yazıyı temel olarak 2 bölüme ayırmayı uygun gördüm. yine orjinal yazıda 2. bölüm olarak 12 eylül darbesi ve rahmetli turgut özal'ın iktidara gelişine kadar olan dönemi ayrı bir yazı olarak yazmayı planlıyorum. dikkat ederseniz yazının uzamaması adına bazı olaylara ya yüzeysel değindim yada hiç değinmedim. örneğin yazının 2. bölümünde gerçekleşecek olan maraş olaylarına çok çok yüzeysel değineceğim. çünkü olayın teferruatına girdiğim takdirde yine yazı çok uzayacak. o yüzden maraş olayları için kıbrıs barış harekatı (Bkz. Kıbrıs Barış Harekatına Giden Yol) gibi ayrı bir yazı hazırlamak gerekiyor.

    bana soracak olursanız yazıma yapacağınız yorumlar tartışmadan ziyade fikir telakkisi şeklinde ilerleyecektir. çünkü yukarıda zikrettiğim gibi yazılarımın okunurluğu çok az ve yorumda dolayısıyla az geliyor. örneğin daha önce yayınladığım şu yazıda (Bkz. Sonderkommando Elbe) çeşitli yorumlar veya fikir beyanları beklerken okunma düzeyi dahi çok çok aşağılarda kaldı. tabi ki sitenin yapısı ve oluşturulma amacı benim yazılarımla tamamen tezatlık oluşturuyor. benim burada ki hedefim @Smoker'ın onayı dahilinde siteye farklı bir hava katmak. bunun yolu da haliyle okunabilirlik ve karşılıklı anlayış içerisinde istişareden geçiyor.

    yazdığım konuların 2 cümle ile anlatılamayacak konular olmasından ötürü yayınlarımda haliyle uzun oluyor. tek mesele türk toplumunun kalıtsal bir sorunu olan okumama alışkanlığı :artiz::üzgünüm:
     
    Son düzenleme: 12 Oca 2019 07:39
  5. kekomancer (Üye)
    Mesaj Sayısı 247
    Üyelik Tarihi18 Ağu 2016
    Bir çok kaynakta mevcut olan bilgileri akıcı bir dil kullanarak bir araya getirip okunabilirliği arttırmışsın. Eline sağlık güzel yazı olmuş.
    70-90 arasında ortadoğuda gelişen olaylarla darbenin bağlantılarını vs yazmayı düşünüyor musun? 2. bölümü sadece tr tabanlı yazıp bitirecek misin?
     
  6. Zero-X Üye

    Zero-X (Üye)
    Mesaj Sayısı 73
    Üyelik Tarihi6 Ağu 2018

    güzel sözleriniz için teşekkür ederim. önceki mesajda belirttiğim gibi yazının 3. bölümü turgut özal'ın iktidarı ile son bulacak. bu yazı serisinde (Bkz. Kıbrıs Barış Harekatına Giden Yol) ve (12 Eylül 1980 Bir Darbenin Anatomisi (VOL.1)) amaç türkiye içerisindeki siyasi çekişmeler, ekonomik buhran ve anarşiyi işlemek. konunun dış bağlantılarına (ortadoğu veya batı kaynaklı) değinmeyi düşünmüyorum. özellikle zikrettiğiniz ortadoğu bağlantısı konusuna hiç girmeyeceğim. o konuda ortadoğu konusunda yazılar hazırlayan başka bir arkadaşım var kendisinden istirhamda bulunursam o konuda yazı hazırlayacaktır. hazırladığı takdirde kendisinin müsaadesiyle burada bir paylaşım yapabilirim.
     
  7. kekomancer (Üye)
    Mesaj Sayısı 247
    Üyelik Tarihi18 Ağu 2016
    Cevabınız ve emeğiniz ben teşekkür ederim. Yazıyı okurken isteyerek ön yargıyla yaklaşmaya çalıştığımı da belirteyim. Sonuçta bir yerlerde tarih anlatılıyorsa bu anlatının objektif olma ihtimali yok denecek kadar azdır. Fakat buna rağmen oldukça objektif geldi yazınız. Tekrar teşekkürler ve bahsettiğiniz yazıyı merakla bekliyorum.
     
  8. Zero-X Üye

    Zero-X (Üye)
    Mesaj Sayısı 73
    Üyelik Tarihi6 Ağu 2018
    evet dediğiniz gibi tarihi bir olaya objektif yaklaşamama gibi bir sorunumuz her daim mevcut. ancak benim bir düsturum var onu sizinle paylaşmak isterim. bana göre

    '' tarih ilmi geçmişi ele alır. bu geçmiş ise bugün için bilgi sahibi olacaklara ayaklar verebilir ve bu ayakların doğru şekilde yorumlanarak bir obje haline getirilmesi gerekmektedir. bu araştırma nihayetinde oluşan ve elimizdeki objeyi bir insanın geçmişi gibi değerlendirilebiliriz. nasıl ailemizin fertleri olan atalarımızın, dedemizin ve babalarımızın yaşamlarını irdeleyerek ve dikkatli şekilde ele alıyorsak, bahsi geçen konuları da sanki seceremizi araştırıyormuş gibi irdeleyerek ahkam kesmeliyiz. ancak bilgi sahibi olmayan veya araştırma zahmetine girmeyen kişiler bu tarihi olayları ''bu olay öyle değil, buradan şu şekilde yapıldı.'' veya ''bu şekilde yapılmayıp, şu şekilde yapılsaydı daha iyi olurdu.'' şeklinde yorumlamaktan çekinmemektedir.''

    sizce de bu yaklaşım doğru değil mi?
     
    Son düzenleme: 12 Oca 2019 08:58
  9. kekomancer (Üye)
    Mesaj Sayısı 247
    Üyelik Tarihi18 Ağu 2016
    Doğru ve yanlış demek yerine durum değerlendirmesi yapmak daha uygun olur diye düşünüyorum. Toplum kendi tarihini öğrenmeli fakat bu öğrenme süreci sonrasında yaşayacağı sancının da farkında olmalı. Aksi durumda tarih de diğer şeyler gibi sadece afyon olmaktan öteye geçmez. Yaşanan ikilemler içinse bu ikilemleri kaynak eksikliğinden ziyade insan dediğimiz canlının duygusal bir varlık olmasına bağlıyorum. Tarih varsayımlar üzerinden konuşulmamalı bence. Ki şahsi kanaatim tarihin %100 objektif bir şekilde ele alınamayacağı. Bunun sebebi olarak insanın objektif bir varlık olamamasına bağlıyorum. Tarih ilminin babası dediğimiz Homeros bile pers işgali altındaki yunan adasında birlik beraberliği sağlama amacı gütmüş. Objektiflikten uzak kalmış. Tarihin farklı şekillerde anlatılmasını da buna bağlıyorum. Belki biraz siyasi bir olgu olacak fakat canlı örneği günümüzde de çok net biçimde mevcut. Bir kesim abdulhamiti hain olarak görürken bir kesim osmanlının en büyük padişahları arasında görmekte. Ve takdir edersin ki bunun sebebi kaynak eksikliğinden değil sadece duygusal yaklaşımlar. Abdulhamit konusunda kendi fikrim bana kalsın. Polemik başlatmak istemiyorum:) Teşekkürler.

    edit: Bu arada mit tarihi ve felsefesi hakkında çok güzel çalışmaları olan İsmail Gezgin'i tavsiye ederim.
     
  10. Zero-X Üye

    Zero-X (Üye)
    Mesaj Sayısı 73
    Üyelik Tarihi6 Ağu 2018

    yazdıklarınıza harfi harfine katılıyorum. ancak önceki mesajımda zikrettiğim durum sizin görüşünüzden biraz daha farklı. sizde kısmi olarak değinmişsiniz. aslında konu abdülhamit han'ın iyi veya kötü bir yönetici/padişah olması değil. bu konu yorum meselesi ve herkes kendi penceresinden o kişiyi veya olayı yorumlamış oluyor. benim değinmek istediğim ise tarih anlatıcılığının sadece olayları anlatması ve o gerçekleşen olaylara yorumu okuyuculara bırakması... işte size anlatmaya çalıştığım düsturda onu ifade ediyordu. sayın ilber ortaylı hoca veya rahmetli halil inlacık hocanın her zaman ifade ettiği gibi;

    ''tarih farazi olaylar/konular üzerinden işlenemez. tarihi anlatacak kişi önce olayın oluş şeklini doğru aktarmalı ki onu okuyacak ve yorumlayacak insanlarda doğru olan bilgiye ulaşsın ve yorumunu buna göre yapsın. bu anlatıyı yapacak kişi ise olayı derinlemesine araştırsın; hatta olayın gerçekleştiği yeri ziyaret etsin ki hazırlayacağı konuya tamamen muvaffak olsun. bunları yapmadığı takdirde anlatısı hep eksik kalacaktır.''

    sizinde dediğiniz gibi hiçbir tarihi olay %100 objektif anlatılamaz. ancak olaya taraf iseniz olayın şekline hep kendi pencerenizden bakarsınız ve bu tamamen taraflı bir anlatış veya yorum olur. herhalde bundan kurtulmakta pek mümkün değil. örneğin hazırladığım şu yazıda (Bkz. Kafkas cephesinde gizlenen savaş) buna rastlanabilir.
     

Bu Sayfayı Paylaş

Konuyu Okuyanlar (Üye: 0, Ziyaretçi: 0)

Yukarı Çık